29 Nisan 2021 Perşembe

Eski Ahit ve Gnostik hermenötiği : Sodom kıssası

 

Sodom ve Gomora kıssası Eski Ahit'te geçen ve 3 bölüme uzanan pek çok sırlara gebe bir meseldir (parabole). Tüm Semavi/İbrahimî dinleri doğrudan ilgilendiren bu kıssayı yorumlama ve şerh etme şekilleri sayısızdır ve biz kesinlikle kendi getirdiğimiz yorumların kat'i olduğunu iddia etmiyoruz. Kıssanın bu şekilde anlatılması ve yorumlanması Mesihî Gnostiklerin öğretilerinden esinlenmiştir. Bu yazı, kendi geleneğimizde de 'Lut kavmi' olarak bilinen meselenin köklerini ve farklı bir gelenekteki tecellisini incelemeyi amaçlıyor.

Her şeyden önce dini metinlerin çoğunun sembolik hikayeler olduğunu göz önünde bulundurursak, salt sembol ile asıl semoblize edilenin arasındaki ilişkiyi ne kadar güçlü tutarsak metnin iç yüzünü kavramak da bir o kadar tutarlı olacaktır. 'Hermenötik' denilen bu yorumlama metodolojisi, bir kavramdan zâhir-bâtın ilişkisini koruyarak feyiz almayı amaçlar, ve bu metodolojinin eksikliği mefhumu aşırılara kaçırır : ya sadece zâhire takılıp şekilci bir bağnazlık türer ya da, zâhiri kavrıyamadan bâtını içselleştirmeye çalışarak metafiziki bir putperestlik ortaya çıkarabilir. Elbette, Mevlânâ'nın da bir çok kez tekrarladığı gibi : " Anlayana bir işaret yeter."


1. Bölüm

İbrahim (a.s) ve eşi Sare (Sarah) geç yaşlarına kadar kısır bir çifti oluşturuyorlardı. Senelerdir meyil etmelerine rağmen çocuk sahibi olamıyorlardı. Günlerden birinde, kısır çift çadırlarında otururken, İbrahim uzaklardan onlara doğru yaklaşan örtünmüş üç gizemli sima görür. İlham vasıtasıyla bu simaların üç melekten oluşan bir kafilenin olduğunu anlar. Melekler çadırın önüne varınca İbrahim onları içeri davet eder ve eğilip ayaklarını yıkar. (1) En iri ve yağlı danasını kurban edip onlara sunar. (2) Yemekten sonra melekler İbrahim'e hitap ederler ve ona müjdeyi bildirirler : " Bu akşam eşinle buluş, sana bir erkek oğlan nasip olacak." 

Uzaktan bunları duyan Sare, yaşından dolayı bunun imkansız olduğnu düşünerek içinden meleklerle alay etmeye başlar. (3) Tam o sırada bir melek ona doğru döner ve "Bunda alay edilecek ne var?" der. Sare ise rahatsız olup bu suçlamayı reddeder. Melekler bir süre sonra ayrılırlar.Ve nihayet Sare hamile kalır, İshak'ı dünyaya getirir. (4)



İbrahim (a.s) Semavi dinlerin ilk peygamberi olarak, 'tevhid'in en önemli simgelerindendir.Bu kıssada ise Tanrıya olan aşırı yakınlığından dolayı önemli bir sembol teşkil ediyor.Mesihî gnostiklere göre "Tanrı" kavramı realitenin ta kendisidir. İbrahim'in gafletten tamamen uyanıp 'tevhid' mertebesine ulaştığı için, gnostikler onun gerçekliğin ve gerçeğin (El-Hakk) bir adlandırılması olan "Tanrı"yı çıplak bir şekilde, olduğu gibi görebildiğini rivayet ederler.Bu anlayışa göre bilmek (arif olmak), keşf etmek ve gerçekliği (realite) deneyimlemek İnsanın Tanrı ile olan münasebetini teşkil ediyor. (Bilmenin esası, Esasın bilinmesidir.)

Melekler ise bu realitenin algılama derecelerini ve mertebelerini temsil eder.Algılayanın/Temaşa edenin idrak kapasitesine göre farklı hiyerarşilerden melekler ona vasıl olur. (Tasavvuf'ta İbn Arabi'nin ve Şihabeddin Sühreverdî'nin eslerinde bu konuya dair büyük hazineler yatar.) Böylece melekler realitenin ve realiteyi algılayanın - ki o da realitenin bir uzvudur- arasında aracılık yapıp ona, gerektirdiği kadar, belirli arketipleri sunan varlıklardır.

Sare ise dişi figür olarak burada insanın saf aklını ve mentalini simgeler. Gnostikliğe göre insan aklı bir çeşit rahim (matris) veya kap misali yukarıda bahs ettiğimiz realiteye ev sahipliği yapar. Eğer söz konusu kap halis ise ve/veya rahim bakire ise, ona ekilen tohumdan 'İnsan-ı Kâmil' doğar. Burada akla gelen en bariz ve yaygın örnek Meryem oğlu İsa'dır. Böylece dişil olan akıl melekler tarafından ona getirilen, ve eril olan bilinç vasıtasıyla ona ekilecek olan, ilahi kaynalı meni'ye elverişli olmalıdır.


(1) İbrahim (a.s) realiteden ona gelen elçileri hicaplarına rağmen tanır ;

Ayaklarını yıkar : Aşağı dünyada yürüdükleri için ayaklarını yapışmış olan tozu temizler. Su ile arındırarak, onlara aslî ilahi makamlarını geri kazandırır.

(2) En iyi danasını kurban eder : Agah olan ve kemale varmış olan kendine nasip olmuş rızkın en iyisini realiteye geri sunar (ve verdiği elden misliyle geri alır).

(3) Sare içinden alay eder: İnsan mentali realitenin ona sunduğu işaretlerle ve alametlerle dalga geçer. Akıl üstü bir gerçekliğin var olduğunu idrak edemez veya idrak etmek istemez. 'Alay etme' temasına Esk Ahit kitaplarında çok sık rastlarız, örneğin Nuh (a.s)'ın da çocukları onunla dalga geçerler ve ciddiye almazlar. Bu surette, içimizdeki agah olan (bilinç) realiteyi tanır ve ona saygı duyar ama mental onu kavrıyamaz ve aşağılar. (Yine hatırlatalım ki bu bağlamda realite Tanrı'dır.)

(4) Sare İbrahim ile buluşup kendi verimsiz tecridini ortadan kaldırır, bilinç ve akıl birleşir. Realiteye tevazu gösterip teslim olmak, mentali uysallaştırır ve onu kısırlaktan kurtararak bilinç kapısını açar. Burdan itibaren 'arif olma' serüveni başlar.


2. Bölüm

Hikayenin ikinci bölümü aynı meleklerin 'macera'sının devamını ele alıyor, ancak hikayemiz bu sefer Sodom şehrinde geçiyor.

İbrahim'in Lut (Lot) isminde bir yeğeni vardı. (1) Lut, eşi ve iki bakire kızıyla beraber sapkınlığıyla meşhur olan Sodom şehrinde yaşıyordu. İbrahim'in yanından ayrılan melekler ise Tanrı tarafından bu şehre gidip teftiş etmekle görevlendirilmişlerdi, zira şehrin bozuk ahlakının dedikodusu tüm cihanı kuşatmıştı. Sodomlular kadınlar yerine erkekleri tercih ettikleri için hayatı vücuda getiremiyolardı vekaranlık bir verimsizlik çukuruna düşmüşlerdi. (2)

Melekler güneş batarken şehirin kapılarına varırlar ve yol üstünde Lut ile karşılaşırlar. (3) Lut melekleri görünce onları ağırlamak ister ve onları kendi evine davet eder. Melekler bu teklifi kabul eder ve beraber şehir surlarını aşarlar. Şehire girer girmez sakinler meleklere laf atmaya başlar. Bir süre sonra büyük bir kalabalık onları takip etmeye koyulur ve daha eve varmadan önlerini kesmek isterler, Lut tehlikenin farkına varınca adımlarını hızlandırır. Nihayet eve varınca, hızlıca evin kapısın açarak melekleri evin içine atar. Hemen ardından şiddetlice kapıyı çekip kendisini siper olarak önüne diker. Evin önünde toplanmış azgın kalabalık iyice coşmaya ve bağırmaya başlar: "Çıkın dışarı! Sizinle tanışmak istiyoruz!"  Halk meleklerle tanışmak istiyordu ve sapkınlıklarından dolayı bunu 'fiili livata' vasıtasıyla yapmak istiyorlardı. (Sodomi terimi buradan gelir) (4) 

Lut çaresiz kaldığını anladıktan sonra azgın halka bir teklifte bulunur : "Misafirlerime dokunmayın. Benim iki tane bakire kızım var, onları size veririm, onlarla her istediğinizi yaparsınız. Amma misafirlerime dokunmayın!" Kalabalığı böylece sakinleştireceğini sanan Lut, öncesinden çok daha vahşetli bir azgın sürüsüyle karşı karşıya kaldı. "Biz senin kızlarını ne yapalım! Biz o erkekleri istiyoruz!" diye bağırarak Lut'un üstüne yürürler ve kapıyı kırmaya çalışırlar.

İşler haddini aştığından, o sırada evde bekleyen melekler ellerini havaya kaldırır : Lut ve ailesi haricinde tüm Sodomlular kör olur. (5)



(1) Lut İbrahim'in yeğeni olarak onun 'mânevi' mirasının temsilcisidir. İbrahim kadar Tanrı ile ünsiyeti olmasa bile, en azından realite ile bir samimiyeti vardır ve seyr-u süluğa dahildir.

(2) Yani verimsizliklerinden dolayı ve rahimleri reddetmelerinden dolayı realiteyi kat'iyen algılıyamıyorlardı ( Tanrı'yı tanımıyorlardı).Bozuk ahlakları sebebiyle de fiziksel olarak amel gösterseler de (eşcinsellik), herhangi bir meyve elde edemiyorlardı. Sodomlular dişil olan eşleri ile yani 'hayat'a ev sahipliği yapan rahim' ile buluşmak yerine erkekleri, yani ‘ölü meniyi, dışkıyı' kabul eden uzuvla buluşuyorlardı. Mentallerinin kirli ve lekeli bölümünü hatalarını icra etmek için kullanıyorlardı. Böylece bir Sodomlu hata ve vehim içinde boğulanı temsil eder, Yeni Ahit'te ise bu mevki kendi dışkısında yuvarlanan hınzır ile sembolize edilir.

(3) Güneş batarken : yani mentalin ve bilincin ışığının söndüğü vakit.

(4) Sodomlular her halükarda melekler ile buluşmak istiyorlardı, yani içerlinde yine de onları 'realiteyle tanışmaya' iten bir dürtü vardı.

Fakat İbrahim melekleri ayaklarını yıkayarak ve onlara yemek sunarak ağırladı ( teslimiyetini sergiledi); Sodomlular ise onların ırzına geçerek ağırlamak istiyorlardı. Tanrı tarafından onlara yollanan mâna elçilerine teslim olmayıp, gerçeğin tecellisinin üstüne binmek istiyorlardı. Vehimleri yüzünden gerçeğe hükm etme hırsı onları perişan bir hale sokmuştu.

(5) Vehim ve gaflet sahipleri zorla gerçeğe hükmetme çabalarının neticesinde her şeye kör olurlar. Bir noktadan sonra, ne aydınlığı ne de karanlığı göremez olurlar.


3. Bölüm



Herkesi kör ettikten sonra melekler Lut'a döner ve ona kısa zamanda ailesini alıp şehri terk etmeleri gerektiğini, Tanrı'nın Sodom'u yerlebir edeceğini bildiriler. Ancak önemli bir konuya dikkat çekerler: Kimse sakın arakasına bakmasın veya geri adım atmasın. Lut ailesini yanına alıp şehri terk etmeye koyulur. O sırada şehre gökten kükürt ve ateş topları yağmaya başlar. Ne olup ne bittiğini görmek için, Lut'un eşi dayanamayıp arkasına baktığı gibi tuzdan bir heykele dönüşür. (1)Lut eşini geride bırakmak zorunda kaldığının farkına varınca, bakire kızlarıyla yoluna devam eder. Böylece Sodom'un bozuk ahlakına bulaşmış olan her şeyi arkada bırakmış olur.

Başka şehirleri gezerler ancak Lut artık halk arasında yaşıyamaz hale gelir. Kızlarıyla birlikte bir dağa çıkıp halvete çekilmek onun için tek refah yolu olarak gözükür. (2)

Dağda bir süre geçirdikten sonra Lut'un kızları pek müstesna bir karar alırlar; Kendilerini çok yalnız hissettiklerinden dolayı ve bakireliklerinin heba olmasını istemediklerinden dolayı, babalarını güçlü bir şarap ile sarhoş edip onunla ilişkiye girmeyi planlarlar. Böylece, Lut küfelik sarhoş olur ve kızları ile buluşur. İki kızı da hamile kalır ve bir çok nesillere yayılan evlatlar dünyaya getirirler. (3)


(1) Lut'un eşi, tıpkı Sare gibi, mentali ve matrisi temsil ediyor. Ancak bu mental hayatını vehim ve hata şehri olan Sodom'da geçirmişti. Lut'un mentalinin bir bölümü sapkınlık ve vehim maiyetinde yaşamış olduğu için lekeliydi, bu yüzden arkasına baktı ve "dondu" (katılaştı).

Katılaşmış bir mental, ölü bir mentaldir. Hakikata kapalı ve dogmatik bir mentaldir.Bu hususta İbn Arabi'den bir anekdot yâd etmek yerli olacaktır : Şeyh'ül Ekber fakihlerden 'Felan kişinin felan kişiden duyduğuna göre rivayet şudur' tarzı cümleler duyduğunda 'Felan kişi kimdir?' diye sorar. Fakihler ' O öldü!' diye cevap verirler. "Peki öbür felan kişi kimdir?' diye sorduğunda, 'O da öldü.' diye cevap alınca Şeyh'ül Ekber buyrur : "O zaman siz ölü ilminizi ölülerden de ölü alıyorsunuz."

(2) Hata ve vehim dolu yaşantıdan (Sodom) ve bu yüzden ölen mentalinden (eşi) kurtulduğu vakit, Lut'un ulaştığı bilinç seviyesi onu göklere doğru uzanan sembolik bir dağın tepesine iter ya da onu bu tarafa cezb eder. Yanında bakire kızlarının olması artık arınmış mentalinin amiyane halkın ulaşamıyacağı bir mevkide bulunduğunu temsil eder.

(3) Bu adeta Mesnevi'den çıkmışa benziyen bölümün Eski Ahit'teki sembolizmin ne kadar çarpıcı olduğunu ve rumuzlarını çözmeden yorumlamanın ne kadar tehlikeli olduğunu vurgulamamızın gerekli olmadığını düşünüyoruz. Bilinç en üst agahlık mertebesine ulaştığında, amiyane halkın arasından kaçıp 'ikiyi bir ettiği' vakit, tasavvufta da sıkça sözü geçen 'şarab'ı içer veya ona içirilir.O şarabın sarhoşluğu Lut'a arınmış ve bakire mentaline hayat tohumunu ektirir. Bu Lut'un ölüp, uyanmasıdır. (İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar.)

Amcası İbrahim zaten uyanmıştı. Hiç çekinmeden meleklere teslim oldu.Ancak Lut burada 'sâlik'i temsil ederek, uyanabilmek için belirli inisiyatik vadilerden geçer ve seyr-u süluğunu tamamlaması gerekir. Hataya ve vehme bulaşmış her şeyi geride bırakıp, halis mentali ile bilincin zirvesindeki yalnızlığa sığınarak, nihayet 'hayat'a nail olur.

Sonuç olarak şuna bir kez daha kâni olabiliriz :

Bir şeyi anlatmanın en etkili yolu ne ise, o kullanılmalıdır.

-Hz. Pir

22 Nisan 2021 Perşembe

Bir 'Amaçsızlık' Hâli Olarak: Za-zen

 
MEDİTASYON UYGULAMASI

(İlgili bölüm Alan Watts'ın, Yaşama Oyna (Okyanus Yay.) kitabından alınmıştır.)

Meditasyon alıştırması, sıradan şekilde anlaşıldığı gibi gelecekteki bir başarı için sürekli tekrarlardan oluşan bir hazırlanma anlamına gelen bir alıştırma değildir. Hindu ve Budistler tarafından uygulandığı şekliyle Yoga, Dhayan ya da Za-zen'in -gelecekle ilgili olarak- amaçsız bir alıştırma olduğunu söylemek garip ya da mantıkdışı görünebilir, bunun nedeni bu uygulamanın tam anlamıyla şu ana ve buraya yoğunlaşma sanatı olmasıdır. ''Uykulu değilim, ve gideceğim hiçbir yer yok.''

Bizler bütünüyle zaman yanılsamasıyla hipnotize olmuş bir kültürde yaşıyoruz, öyle ki bu kültürde şimdiki zaman nedenselliğin mutlak gücüne sahip bir geçmişle her şeyi içine emen bir gelecek arasındaki ince bir çizgiden başka hiçbir şey olarak hissedilmez. Şimdimiz yoktur. Bilincimiz neredeyse tümüyle anılar ve beklentilerle meşguldür. Şu anki yaşantımızdan başka hiçbir yaşantının ne daha önce ne de şimdi varolmadığını ve gelecekte de varolmayacağını farketmeyiz.

Bu yüzden gerçekle temasımız kopmuş durumdadır. Hakkında konuşulan, tanımlanan ve ölçülüp biçilen dünyayı gerçekten varolan dünyayla karıştırırız. O çok yararlı isim ve sayı araçlarıyla, semboller, işaretler, kavramlar ve düşüncelerle büyülenmişizdir. Meditasyon bu nedenle sözel ve sembolik düşünmeyi bir süreliğine askıya almaktır, tıpkı bir konser başlamak üzereyken dinleyicilerin konuşmalarını durdurmaları gibi.

Sadece oturun, gözlerinizi kapatın, ve akıp giden bütün sesleri onları isimlendirmeye ya da tanımaya çalışmadan dinleyin. Müziği dinlediğiniz gibi dinleyin. Eğer sözel düşünmenin azalmayacağını düşünürseniz, onu zorla ya da irade gücüyle durdurmaya çalışmayın. Sadece dilinizi gevşek bırakın, ağzınızın alt kısmında serbestçe yüzsün ve düşüncelerinizi sanki dışarıda şarkı söyleyen kuşlarmış -ya da kafatasınızın içindeki önemsiz gürültülermiş- gibi dinleyin, ve sonunda bu düşünceler, bulanık ve çamurlu bir su birikintisinin kendi başına bırakıldığında sakinleşip temizlenmesi gibi kendilerini yatıştıracaklardır.

Ayrıca, nefesinizin de farkında olun ve ciğerlerinizin kendilerine en rahat gelen ritmle hareketine izin verin. Ve bir süre için sadece nefesinizi dinleyip hissederek oturun. Ancak, eğer mümkünse, onu böyle adlandırmayın. Sadece sözel olmayan oluşu deneyimleyin. Bunun 'ruhsal' bir meditasyon olmadığını sadece 'fiziksel' dünyaya odaklanmak olduğunu söyleyerek itiraz edebilirsiniz, ancak şu anlaşılmalıdır ki 'ruhsal' ve 'fiziksel' sadece düşünceler, felsefi kavramlardır, ve şimdi farkına vardığınız bu dünya bir düşünce değildir. Üstelik, onun farkında olan bir 'siz' de yoktur. O da sadece bir düşüncedir. Kendinizi dinlerken duyabilir misiniz?

Ve sonra bırakın nefesiniz yavaş ve kolay bir biçimde aşağılara doğru inmeye başlasın. Göğsünüzü zorlamayın ya da germeyin, ancak nefesinizin tıpkı kendinizi rahat bir yatağa bırakırkenki gibi dışarı çıkmasına izin verin. Sadece bırakın yayılsın, yayılsın, yayılsın. En ufak bir gerginlik oluşur oluşmaz, sadece bir refleks gibi geri gitsin; onu içeri çekmeyin. Saati unutun. Saymayı unutun. Zevkini hissettiniz sürece bu durumu sürdürün.

Nefesi bu şekilde kullandıkça, nasıl hiçbir güç harcamadan enerji üretildiğini keşfedersiniz. Düşünen zihni ve onun zorlama gevezeliğini dinginleştirmek için kurnazca kullanılan yöntemlerden biri Mantra'dır -bir sözcüğün anlamından çok, sesi nedeniyle şarkı biçiminde söylenmesi. Bu yüzden, tek bir tonun eşliğinde size en uygun gelen perdeden uzun, kolay bir nefes-verişle 'kapılıp sürüklenin'. Hindu ve Budistler, bu uygulama için OM, AH, HUM ya da HANG gibi heceleri kullanır. Hristiyanlar AMEN ya da HALLELUYA, Müslümanlar ALLAH, ve Yahudiler ADONAİ gibi sözcükleri tercih edebilir. Bu, gerçekten hiçbir fark yaratmaz, çünkü önemli olan basitçe ve yalnızca sestir. Zen Budistleri gibi, sadece Muu hecesini kullanabilirsiniz. Kazın bunu, ve bırakın bilinciniz bir gerginlik hissi kalmayana dek sesin derinlerine doğru ağır ağır insin.

Her şeyin ötesinde, bir sonuç, müthiş bir bilinç değişimi ya da Satoriye (aydınlanma) ulaşmayı beklemeyin: Meditasyon uygulamasının tüm özü, varolan üzerine yoğunlaşmaktır -olması gereken ya da olabilecek olan üzerinde değil. Asıl önemli nokta, zihni boş ve durgun yapmamak (yapmaya çalışmamak), ya da tek bir ışık noktacığı gibi, bir tek şeye hararetli bir şekilde odaklaştırmamaktır -oysa hararetli olmadığında bu odaklaşma da hoş olabilir.

Peki bu durum ne kadar sürmeli? Bana göre, belki biraz gelenek dışı ama, bu durumun bir zorlama hissi olmadığı sürece sürdürülmesidir -ve bu rahatlıkla bir oturuşta 30 ya da 40 dakikaya kadar uzatılabilir, bu süreden sonra sıradan dikkat dağınıklığı ve hareketsiz duramama durumuna geri dönmek isteyeceksiniz.

Mediyasyon için oturduğunuzda, belkemiği dik ve gergin tutacak şekilde zeminde sağlam bir minder kullanmanız en iyisidir, böylece elleriniz kucağınızda -avuçiçleri yukarı dönük- rahatça birbirlerinin üzerine durabilir, ve bir Buda resmindeki gibi tam ya da yarım 'lotus' duruşunda oturabilir, ya da topuklarınız üzerinde diz çökebilirsiniz. 'Lotus' bir ya da iki ayağı tabanı yukarı gelecek şekilde karşı taraftaki uyluk üzerine yerleştirmek demektir. Bu duruşlar biraz rahatsız edici olabilir, ancak tam da bu yüzden sizi uyanık tutma avantajına sahiptir!

Meditasyon sırasında şaşırtıcı görüntüler, hayranlık uyandırıcı düşünceler ve büyüleyici hayallerle karşılaşabilirsiniz. Bir durugörücü olduğunuzu ya da bedeninizi terkedebildiğinizi ve istencinizle gezinebildiğinizi hissedebilirsiniz. Ancak tüm bunlar dikkat çelici şeylerdir. Onları kendi başlarına bırakın ve sadece ŞU ANDA ne olduğunu izleyin. Meditasyon olağanüstü güçler edinmek için yapılmaz, eğer her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlık olmayı başarsaydınız, sonra ne yapardınız? Artık sizin için hiçbir şey süpriz olmazdı, ve bütün yaşantınız plastik bir kadınla ya da erkekle sevişmeye benzerdi. Bu yüzden size 'müthiş sonuçlar' ve ardılı olmanızdan kaynaklanan diğer yararlar vaat eden Guru'lara karşı uyanık olun. Bütün mesele geleceğin olmadığını ve yaşamın gerçek anlamının sonsuz şimdinin keşfedilmesi olduğunu anlamaktır. DUR, BAK VE DİNLE! Ya da şöyle diyebilir miyiz, ''Açıl, uyumlan ve düş''?

Ellerindeki çiçekleri sunmak için Buda'ya gelen bir adamla ilgili bir öykü vardır. Buda ''Bırak onu!'' der. Adam sol elindeki çiçekleri bırakır. Buda tekrar ''Bırak onu'' der. Adam sağ elindeki çiçekleri de bırakır. Ve Buda şöyle der, ''Ne sağda ne solda olanı, ortadakini (kendini) bırak!''. Ve adam birden aydınlanır.

Bütün yaşayan ve devinen şeylerin yerçekimiyle beraber aktığı ve düştüğü hissine sahip olmak harikulade bir şeydir. Ve de ayrıca dünya, güneşin çevresi boyunca düşmekte, güneş ise diğer yıldızların çevresinde düşmektedir. Enerji, kesinlikle en düşük direnç noktasını izlemektir. Enerji kütledir. Suyun gücü, kendi ağırlığını (düşüşünü) izleyerek akmasındadır. Her şey ağır olana gelir.

22 Mart 2021 Pazartesi

Bir Tao Meseli: ''Dünyayı yönetmek''

İlgili bölüm Zhuangzı Metinleri'den (İş Bankası Yay.) alınmıştır.


Tian Gen*, Yin Dağı'nın güneyindeki bir bölgeye seyahat ediyordu. Liao Nehri'ne ulaştığında isimsiz bir bilgeyle karşılaşmış ve şöyle sormuştu: ''Size dünyanın nasıl yönetileceğini sorabilir miyim?''

İsimsiz bilge şöyle cevap verdi: ''Uzaklaş! Bu kadar aşağılık bir soru sorman çok kötü! Şeyleri var eden ile arkadaş olmak üzereyim. Yorulduğumda, evrenin dışına uçan kolaylık ve boşluk kuşuna bineceğim, hiçlik diyarında dolaşıp sınırsız bir alanda kalacağım. Dünyayı yönetme konusundaki saçmalıklarla neden zihnimi rahatsız ediyorsun?''

Tian Gen, aynı soruyu bir kez daha sordu.

İsimsiz bilge şöyle dedi: ''Zihnin saf doğada dolaşsın, hareketsiz kalsın, olayların doğal seyrini takip etsin ve (sen) kişisel iradeni bir kenara bırak. Bu şekilde dünya yönetilecektir.''


*Hayalî bir karakter

29 Aralık 2020 Salı

Kabala ve Yahudi mistisizmi

 Bu yazı Paul Villaud'nun « La Kabbale Juive » adlı kitabının dördüncü bölümü olan 'Généralités sur le Mystcisime Juif’den seçilmiş kesitlerin tercümesidir. Fransızca aslından Türkçe'ye Tibet Dikmen tarafından çevirilmiştir.


«  Düşünce olmadan ve dolayısıyla onu kapsamlı bir şekilde içeren akroamatik*

bir öğretinin kabulü olmadan, Yahudilik büyük ölçüde açıklanamaz.

Tıpkı dışsal bir anahtarın veya başka bir dilin yardımı olmadan anlamını

ve sırrını bulmanın imkansız olduğu bir hiyeroglif gibi. »


- Gioberti, Felsefe talimine giriş (Moulins, 1845)

* Akroamatik : sadece seçilmiş öğrencilere sözlü olarak anlatılan ezoterik öğretiler


  Kabala kelimesi ne Talmud (Yahudi kanunu) kitabında ne de İncil kitaplarında mevcuttur. Sadece Esaret kitabında ve Eyüp (Eyob/ Job) peygamberin kitabında bahsi geçtiği için, bu kelimeye farklı kökler atf edilmiştir. Çoğu zaman, Keldanice'de Q-B-L köklü 'almak/kabul etmek' veya 'duymak' anlamlı kelimeye atf edilir. Bu kökten Q-B-L-CH üremiştir ki 'kabul edilmiş doktrin' anlamına gelir[Bizim dilimizde de mevcut olan 'kabul' kelimesinin kadim etimolojisi bu köklere dayanır.] Bazı Oriyantalistler Kabala'yı eski Mısır ile bağdaştırıp Keldani-Mısır dilinde 'gizlemek/saklamak' anlamına gelen kheb/khob ekine atf ederler.

Yahudiler ise bu kelimeyi tüm Gelenekleri ve Tradisyonları kast etmek için kullanırdı.

Orta Çağlara kadar, Kabala kelimesi, kendisine verildiği ezoterik geleneğin anlamını daha belirgin bir şekilde üstlenmemişti. Bundan sonra, ortaçağ anlamı galip geldi.

Kabala kelimesinden duyduğumuz şey şudur :inisiyasyon yoluyla yayılan gizli ve mistik hakikatlerin, yüce gerçeklerin bilimi. Bu kelime vasıtasıyla 'Kutsal Yazı'nın derin anlamını veya taşıdığı bilgeliği (intelligencia) ve de kadim Gelenklerin sırlarını çözmeye çalışıyoruz. Demek ki hem kutsal 'Yasa'nın hem Geleneğin bir gizemi var. Bu sırlar Musa peygamberin Sina Dağı'ndan bizzat Tanrı'nın kendi ağzından duyduğu, lakin yazıya dökmeyip sadece söz ve vaaz vasıtasıyla seçilmiş bir elite aktardığı bilgiler ve hakikatlerdir.

Elijah Levita yazıtlarından birinde şöyle açıklar : « Kabala, Efendimiz Musa'dan beri insanın insan ağzından aldığı Kanunun ve Peygamberlerin sırlarından oluşur. Spekülatif (ayonith) ve pratik (massith) olarak ikiye ayırılır. Ancak kullanım şekillerini size açıklayamam, günahlarımdan dolayı bu kadim Hikmet'i talim edemedim. Ben bu Azizlerin ilmini ne tanırım ne anlarım. »

Bu Azizlerin ilmi … Bilfiil, Kabalistler kendi geleneklerini İncil'de tanımlanan ilk dinsel ve kültürel yaşam biçiminin zuhur ettiği 'Patriarkal dönem'e sürerler. Onlar evrensel olarak gördükleri ilkel vahyi sürdürürler. Ve bu konu hakkında derler ki : Tanrı ilkesel doktrini önce meleklere öğretti. Meleklerin düşüşüne müteakip, sırlar Adem'e aktarıldı. Ve Adem'den Nuh'a, Nuh'tan Ibrahim'e, Ibrahim'den de Musa'ya nakl edildi. Pir'lerden (patriarch) peygamber'lere ve, sırayla bu nakletme işlemi hiç bir zaman askıya uğramadan devam etmiştir. Bu hikaye, haham okulunun aggadic (efsanevi) olarak adlandırdığı biçimde, Yahudi ulsunun hekimlerinin, Kabala vasıtasıyla en baştan alınan doğaüstü iletişimin sözlü aktarımına delalet eder. Bu nedenle Kabala, insanın entelektüel ve duygusal yetilerini uyguladığı Gelenek alanına aittir.

Her şeye rağmen, kesinlikle sözlü bir gelenek vardı, buna hiç şüphe yok. Yahudi yazarlar, Rabbanistlerin, yani gelenekçilerin Kabala'ya karşı bir tavır alarak yapacakları gibi,böyle bir geleneğin varlığına itiraz ettiler. Her iki itirazcı akımın destekçileri vardı (ve hala var olabilir), onların inkarları bir gerçeğin gerçek olmasını engellemez. Sözlü bir geleneğin muhaliflerinin tüm itirazları, Orta Çağ'ın önde gelen Karyalılarından Aaron ben Elyah'ın formüle ettiği şu terimlerle özetlenir:

« Başka bir Tevrat'ın inmesi mümkün müdür? ya da ilkiyle birlikte ek olarak gizli bir Tevrat var ise, bu neye yarar? Emirlerin sayısını artırıyorsa, neden Tevrat'ta geçmiyor? Ama bu gelenek Tevrat'ta yazılanları açıklamak için var diyeceksin. Bu açıklama zaten Kutsal Yazıların içeriğine dayanıyorsa, bunun ne faydası var? Kutsal yazı yeterlidir. Bu açıklama Kutsal Yazıların içeriğinin öğrettiklerinin dışındaysa, var olamaz, çünkü Kutsal Yazılar şöyle der: Size sunduğum kelimelere hiçbir şey eklemeyin. »

Bu alıntı, en mantıkçı şekilde düzenlenmiş muhakemelerin gerçeklere direnmediğini gösteriyor. Josephus haklı olarak Ferisilerin ataları tarafından iletilen ve Pentateuch'da ( Yahudi yazıtlarının külliyatı) kayıtlı olmayan birçok yasayı halka ilettiğini belirtir. Bu tarihçi bu geleneğe 'babaların geleneği' der.

Tümdengelimli yollarla kanıtlanmış sözlü bir geleneğin çıkışına ilişkin bazı detaylar mevcut. Ayinsel kurallar tsitsith'e (Yahudilerin giydikleri saçaklar) neden bir adet mavi iplik koymayı emrediyor? (Bugün sekizi de beyazdır). R. Meïr, mavinin Okyanusa, Okyanusun gökyüzüne ve gökyüzünün de safire benzediğini, bu rengin semavi Tahtın rengini oluşturduğunu iddia ediyor. Tsitsith - Tanrı ve görevlerini tefekkür etmek anlamına gelen bir kelimeden- 613 değerine sahip ilahi emirlere uyulmasını hatırlatmayı amaçlıyordu. Tsitsith kelimesinin harfleri 600'e eşittir. İplik (8) ve düğüm (5) sayısı ile tamamı 613'e eşittir. Sekiz ipten biri diğerlerinden daha uzundur, 5 düğüm arasında farklı numarlara göre döndürülebilmek için kullanılır: 7 + 8, Y-H harfleriyle eşleşir, artı V-H'ye eşdeğer olan 11 artı A-CH-D'ye eşdeğer 13 eklendikten sonra 39 elde edilir. Böylece Tsitsith, 39 değerli A-CH-D YHVH : Tanrı'nın Birliği'ni temsil eder.

 

 

 

 

 

 

 


 

9 Aralık 2020 Çarşamba

Kuşların Dilinin Sembolizmi

   Sembolizm, her zaman insanoğlunun ayrılmaz bir özelliği olmuştur. İster bilinçli ister bilinçsiz, ister açık ister örtük olsun, semboller geleneksel toplumların farklı sosyal saflarında her zaman yerlerini almıştır. Seküler ve post-modern yaşam tarzı, etrafımızda varlığını sürdüren çeşitli sembolleri kavrama yeteneğimizi büyük ölçüde azalttı, onları neredeyse tamamen anlaşılmaz hale geldi. Yalnızca niteliksel ve ekzoterik kısım devam etti. Ancak kabuk, çekirdeğin özü olmadan hiçbir şey ifade etmez. Bulunduğumuz duruma bakacak olursak, bugün varlığını sürdüren en önemli sembol, dilin kendisidir, çünkü dil, ister seküler ister 'kutsal' dil olsun, en karmaşık ve yaygın sembolizmlerden biridir.

Bununla birlikte, ilk bakışta geleneksel sanatlar ve bilimler seküler hale getirilmiş ve ezeli olan hikmet kaynağından sıyrılmış olsa bile, çeşitli gelenekselci düşünürler ve metafizikçiler, pek genel bir açıdan da olsa, evrensel olarak kabul edilebilecek belirli ezoterik bağlantıları yeniden inşa etmek için hayatlarını adadılar. Bunlardan en çarpıcı olanı, 'Kuşların Dili'nin farklı geleneklerde zuhur eden sembolizmi olacaktır. 

 Bu sembole yapılan imalar hem Batı hem de Doğu geleneklerinde görülebilir.Avrupa mitolojisinde bu "kuşların dilini konuşma" niteliği genellikle ejderhayı fetheden efsanevi kahramanlara atfedilir. Özellikle meşhur İskandinav efsanesi kahramanı Siegfried'de kuşlarını dilini konuşabilme kabiliyeti göze çarpıyor. Bu efsanevi kahraman Cermen geleneğinde de Sigurd adı altında yayılmıştır. Bu noktadan itibaren, bu dilin, aynı zamanda karşı-inisiyasyonun, 'deccal'in, yeraltı güçlerinin ve çok daha fazlasının sembolü olan ejderhaya karşı mücadeleye öncülük eden inisiyelerin bir özelliği olduğunu kolayca anlayabiliriz.

  Ejderhaya karşı elde edilen bu zafer aynı zamanda ölümsüzlüğün fethini, yani Üstün ile doğrudan ilişki içinde olan insanın temel durumuna geri dönüşünü de ifade eder, buna 'merkeze dönüş' de diyebiliriz. Az önce çizdiğimiz bu görüntü, Batı Avrupa'da sıklıkla karşımıza çıkan heykelleri ve sembolleri vasıtasıyla gözlemleyebileceğimiz, ejderhayla savaşan Başmelek Mikail için de mükemmel bir şekilde geçerlidir. Başmelek Mikail İslam dininde de önemli bir mevkiye sahiptir, Hz.Mevlana'nın Mesnevi-i Manevi'sinde kendisinin toprak ve insan ile olan ilişkisine dair önemli bir bölüm ayırılmıştır.¹ Aynı şekilde Hindu geleneğinde Garuda'nın Nâga'ya karşı verdiği mücadele destanında benzer bir fenomen gözlemlenebilir. Garuda, kartal (ve başka yerlerde ibis, leylek ve balıkçıl olarak görülebilir) ve Naga sürüngen (genelde ejderha veya yılan ile sembolize edilen) olarak temsil edilir.

Bununla birlikte, Doğu ve Batı arasındaki bu sembolizmin güçlü yakınlığı Semavi geleneklerde iyice belirginleşir. Örneğin, her varoluş halinin merkezinden geçen ekseni temsil eden ve hepsini birbirine bağlayan ağacın dalları üzerine konmaya gelen "gökyüzünün kuşları"nı anlatan Evanjelik benzetmeden alıntı yapabiliriz (İncil-Müjde kitabı). Bu, özellikle ortaçağ döneminde Peridexion sembolü biçiminde yaygınlaştı. Benzer bir tablo İslam geleneğinde gözlemlenebilir. Özellikle Titıs Burckhardt'ın çabalarıyla düşüncesi ve eserleri Avrupa entelektüel alanına yayılan Şeyh'ül Ekber İbn Arabi'nin çalışmalarında mevcuttur. Ibn Arabi ‘Evrensel ağaç ve dört kuş' başlıklı eserinde Yaradan ile olan birliğin doğasını ve anlamını, Hz.İnsan’ı bütün olarak temsil eden evrensel ağacın ve onun üzerine konmuş olan dört kuşun alegorisi ile bize aktarır. Bu dört kuş varoluşun temel ve özne yönlerini temsil eder. Bundan şu şekilde bir çıkarım yapılabilir : Varoluşun temel yönlerinin somut bir şekilde anlaşılması bu ‘kuşlar’ ile başarılı bir şekilde iletişim kurulduğu vakit mümkün ise, 'kuşların dilini' metafiziksel gerçekleri anlamanın anahtarı olarak nitelendirmek mümkün olacaktır.

Kuşların sembolizmi, İbn Arabi'nin İran'daki çağdaşlarından birinde benzer şekilde tezahür eder. İsrail Kralı Hz.Süleyman'a kuşlarla iletişim kurma yeteneğini atfeden Kuran ayetini² ima eden Nişaburlu Ferid'üddin Attar, yaklaşık 4.500 beyitlik 'Mantık ut'Tayr' (Kuşların Söyleşisi) adında muazzam bir manzum eseri kaleme almıştır. Mantık ut'Tayr'ında Attar, İslam öncesi Pers mitolojisinde önemli bir yer tutan muhteşem Simorgh kuşunu tasavvufun inisiyatik ​​ve mistik öğretisiyle ilişkilendirir. Bu eser vasıtasıyla bir kez daha görebiliriz ki, sâlik kuşlarının dilini idrak ettiği vakit seyrini tamama erdirebilir.

Sonuç olarak, biraz çabayla, geleneksel sanatlarımıza ve bilimlerimize yönelik kasıtlı ve sürekli olan tahrip eyleminin üstesinden gelmeyi başarırsak, bize gizli bir hazine açılacağını söyleyebiliriz.

René Guénon'un birçok kez ısrar ettiği gibi: Vincit Omnia Veritas (Hak her şeye galiptir).

 

                       

¹Mesnevi-i Manevi V. Cilt (1581-1619).

²Kur’an-i Kerim, Neml Suresi, 16.

 

Resimler :  1. Peridexion (Bodleian Library, MS. Bodley 764

                       2. Sefevi dönemi 'Mantık ut'tayr' tasviri (1487)

Kaynaklar :

- Symboles de la Science sacrée, René Guénon (Gallimard, 1962)

- Le Langage des Oiseaux, Farid-ud’Din Attar (trad. Garcin de Tassy, Albin Michel, 1996)

- La Sagesse des Prophètes, Ibn’ Arabi (trad. Titus Burckhardt, Albin Michel, 2008)

-The Symbolism of Letters and Language in the Work of Ibn ‘Arabī, Pierre Lory (The Ibn’ Arabi Society Vol. XXIII, 1998)