22 Kasım 2020 Pazar

Simyanın Tabiatı ve Dili


(*İlgili bölüm Titus Burkchardt'ın, Simya, Sembolizm ve Dünyagörüşü (Verka Yay.) kitabından alınmıştır.)

 Kutsal sanatın tabiatı hakkındaki kitabımda (Doğu'da ve Batı'da Kutsal Sanat) sanatsal yaratımı -haricî estetik yönüyle değil- kutsal bir geleneğin içinde görüldüğü şekliyle, hedefi sanatkârın kendi nefsinin olgunlaşması, 'dönüştürülmesi' veya yeniden doğuşu olan dâhili bir süreç olarak değerlendirirken mukayese amacıyla birkaç defa, simyaya göndermede bulunmak lüzumunu hissettim. Üstatları tarafından bir sanat -hatta 'kral sanat' (ars regia)- olarak adlandırılan simya, baz metalleri altın ve gümüş gibi soy metallere dönüştürmesi temsiliyle, söz konusu dahilî sürecin oldukça manidar bir tasvirini sunar. Aslında simya, nefsi dönüştürme sanatı olarak adlandırılabilir. Bunu söylerken, simyacıların, metallerin saflaştırılması ve alaşım yapılması gibi metalürjik işlemleri de bildiklerini ve uyguladıklarını inkâr etmek istemiyorum. Bununla birlikte onların gerçek işi nefsin dönüştürülmesiydi ve bu iş için bütün bu uygulamalar sadece haricî istinat noktaları veya 'işlemsel' sembollerdi. Bu noktada simyacıların şahitliği ittifak halindedir. Mesela, Yakın Doğu ve Batı simyasının babası Hermes Trismegistos'a atfedilen 'Yedi Bölümlü Kitap'ta şunları okuruz: ''Bak, saklı olan şeyi sana açmış bulunuyorum: (Simyevi) eser seninle ve senin içindedir; mademki o senin içindedir ve orada süreklidir; nerede olursan ol, karada veya denizde her zaman ona hazır halde sahip olacaksın...'' Ve arap emîri Hâlid bin Yezid ile bilge Morienus (veya Marianus) arasında geçen diyaloga dair meşhur risalede anlatılır ki emîr bilgeye, Hermetik işin onunla icra edildiği şeyi nerede bulunabileceğini sordu. Bunun üzerine Morienus sessiz kaldı ve sadece biraz duraksamadan sonra cevap verdi: ''Ey Emîr, sana hakikati ilan ediyorum ki Tanrı Rahmetiyle bu olağanüstü şeyi senin içinde yarattı; nerede olursan ol, o her zaman senin içindedir ve senden ayrılamaz...'' O halde işin esasını teşkil eden şey, onun hakiki maddesi, insanın tabiatının kendisidir.

Binaenaleyh, simya ile diğer bir kutsal sanat arasındaki fark şudur; Simyada ustalığa, mimari ve resimdeki gibi haricî zanaatsal düzlemde değil sadece dahilî olarak ulaşılır; çünkü simya çalışmasını (magisterium) oluşturan kurşunu altına dönüştürme, zanaatsal ustalığın imkanlarını oldukça aşar. Simyacılara göre tabiatın hesaplanamayacak kadar uzun bir sürede kendi başına başabileceği bir 'sıçrama'ya sebep olan bu işlemlerin harikuladeliği, cismanî imkânlarla nefsin imkânları arasındaki farka işaret eder. Çözülme, kristalleşme, erime ve yanma gibi halleri, bir noktaya kadar nefsin değişimleri yansıtabilen madeni bir madde, belirli sınırlarla bağlı kalmak zorundayken, nefs, hiçbir biçimle kayıtlı olmayan Ruh'la buluşması sayesinde bu hallere tekabül eden 'psişik' sınırların üstesinden gelebilir. Kurşun dahilî insanın veya metalin hasta, ağır ve kaotik vaziyetini temsil eder, buna mukabil 'katılaşmış ışık' veya 'yersel Güneş' olan altın hem metalik hem de insanî varoluşun mükemmelliğini ifade eder. Simyanın telakkisine göre altın, metalik tabiatın gerçek hedefidir; diğer bütün metaller adeta hazırlayıcı adımlar veya bu sonuca doğru denemelerdir. Sadece Altın, bütüm metalik özelliklerin ahenkli bir dengesine haizdir ve bu yüzden devamlılığa da sahiptir. Meister Eckhart, ''bakır, altın oluncaya kadar rahat bulmaz'' derken, gerçekte kendi ebedi varlığının özlemini çeken nefse gönderme yapar. Bu nedenle her zamanki suçlamanın aksine simyacılar, sadece onların inandığı, gizlice korunan formüller vasıtasıyla, sıradan metallerden altın yapmaya çalışmadılar. Kim buna teşebbüs etmek istediyse, yaşayan simya geleneği ile herhangi bir bağı olmaksızın ve sadece yüzeysel olarak anyabildikleri metinleri tetkik ederek, 'büyük iş'i başarmak isteyen 'kömür yakıcılar'denen gruba mensup oldu.

İnsanı, kendi zamanüstü varlığının bilgisine götüren bir yol olarak simya, mistisizmle mukayese edilebilir. Simyevî ifadelerin, Hıristiyan ve hatta daha da çok İslâm mistisizmi tarafından benimsenmesi hususu zaten buna işaret eder. Simyanın mükemmellik sembolleri, beşerî durumun manevî hakimiyetine, merkeze dönüşe, üç tektanrıcı dinin yersel cennetin yeniden kazanılması dediği şeye gönderme yapar. Bir simyacı olarak kendi Hıristiyan inancının diline başvuran Nicolas Flamel (1330-1417), mâmulun tamamlaması hususunda şöyle yazar; ''evvelce ne kadar kötü olursa olsun bu mâmul insanı cömert, halim, dindar, inançlı ve Allah'tan korkar hale getirmek için ondan bütün günahların kökünü, yani açgözlülüğü silerek onu iyi yapar; çünkü bundan böyle o, devamlı olarak, Tanrı'dan aldığı büyük lütuf ve rahmetle ve O'nun harika işlerinin derinliği ile doldurulur.'' (Biblioteque des philosophes chimiques) Bütün günahların kökünü kazımak, âdemî kemâle dönüşe tekâbül eder.

Mistisizmin özü ve hedefi, Tanrı ile birliktir. Simya bundan bahsetmez. Bununla birlikte mistisizmin yolu, insan tabiatının ve onun sembolik vasfının başlangıçtaki 'soyluluğu'nu yeniden kazanmaktır; çünkü Tanrı ile birlik, -yaratlan ile Tanrı arasındaki kıyas kabul etmez uçuruma rağmen- sadece bu ikisini birleştiren şeyden dolayı mümkündür ve bu da, 'tahrif edilen' veya ilk günah tarafından etkisizleştirilen Âdem'in Tanrı'nın suretinde olmasıdır. Önce 'sembol insan'ın saflığı yeniden kazanılmalıdır, sonra onun taslağı (insan formu), sonsuz ve ilahî Arketipine yeniden bürünebilir. Kurşunun altına dönüştürülmesi, manevî anlamında, insanî tabiatın başlangıçtaki asaletini yeniden kazanmaktan başka bir şey değildir. Altının eşsiz niteliğinin, kütle, sertlik, renk vs gibi metalik özelliklerin haricî toplamı ile hâsıl edilemeyeceği gibi; 'âdemî' mükemmellik de sırf erdemlerin toplamı değildir. O altın kadar eşsizdir ve bu mükemmelliği gerçekleştirmiş insan, diğerleriyle karşılaştırılamaz. Onun içindeki her şey 'orjinal'dir ve bu manada onun özü bağımsızdır. Bu halin gerçekleşmesi mecburen mistik yolla bağlantılı olduğundan, simya aslında, mistisizmin bir dalı olarak değerlendirilebilir.

Ancak simyanın manevî 'tarzı', doğrudan dini bir inanca dayalı olan mistisizminkinden o kadar farklıdır ki bu durum, simyaya 'Tanrı'sız bir mistisizm' demek şeklinde bazılarının aklını çelmiştir. Bununla birlikte, bu ifadenin bütünüyle yanlış olduğu söylenmezse de tamamıyla yersizdir, çünkü simya bir Tanrı inancını peşinen kabul eder ve neredeyse bütün üstatları ibadetlerin ifasına büyük önem verirler. Bu ifade yalnızca şu dereceye kadar doğrudur ki simya bu haliyle hiçbir teolojik omurgaya sahip değildir. Bu sebeple mistisizmin teolojik karakteri, simyanın manevî ufkunu zorunlu olarak sınırlamaz. Yahudi, Hıristiyan veya İslâm mistisizmi, vahyedilmiş bir hakikat, Tanrı'nın bir yönü veya kelimenin en derin anlamında bir idea üzerinde kendi usulüne göre bir tefekkürdür; bu ise bu ideanın manevî tasavvuru ve ona isteyerek riayet edip uygun davranmaktır. Öte yandan simya, nefsin güçlerinin oyununu tamamen kozmolojik bir bakış açısından mütalaa eder ve nefse arıtılması, çözündürülmesi ve yeniden kristalleştirilmesi gereken bir madde olarak muamele eder. Simya bir tabiat bilimi veya sanatı olarak hareket eder, çünkü onun için dahilî bilincin bütün halleri, hem harici, görünür ve maddi biçimleri hem de nefsin dahilî, görünmeyen biçimlerini kuşatan bir ve tek 'Tabiat'ın tavırlarından başka bir şey değildir.

Bütün bunlara rağmen simya, müşahedeci bir nitelikten tamamen uzak değildir. O hiçbir şekilde manevî kavrayıştan mahrum, sırf pragmatizmden ibaret bir şey de değildir. Onun manevî ve belli bir anlamda müşahedeci tabiatı, madenlerinin sahası ile nefsin sahası arasındaki bir benzetmede, doğrdudan onun somut biçiminde bulunur; çünkü bu benzerlik, sadece maddî şeylere niceliksel (belli bir anlamda dahilî) olarak bakabilen ve nefsin nesnelerini ise 'maddî' yani nesnel ve somut olarak kavrayan bir görüş tarafından algılanabilir. Başka bir ifadeyle simya kozmolojisi esas itibariyle bir varlık öğretisini, bir ontolojiyi içerir. Metalürjik sembol, sadece dahilî süreçlerin iğreti ve yaklaşık tasviri değildir; her gerçek sembol gibi bir tür vahiydir.

Nefsin dünyasını 'gayrişahsî' tarzda değerlendiren simya, 'bilgi yolu'na, gnosis'e, 'aşk yolu'ndan daha yakın durur. Çünkü Ben-merkezci nefsi (die ichhafte Seele), sadece öznel olarak tecrübe etmek yerine nesnel olarak ele almak, -ifadenin sapkın değil gerçek anlamında- irfanın ayrıcalığıdır. Bu sebeple, simyanın ifade biçimlerini zaman zaman kullanan, 'bilgi yolu' üzerinde kurulmuş mistisizmdir, şayet onun 'yol'unun dereceleri ve tarzlarıyla simyanın biçimlerini gerçekten benimsemişse.

Mistisizm ifadesi, 'sır' veya 'geri çekmek' (Yunanca myein) kelimesinden gelir; mistisizmin özü, sırf akılcı bir yorumdan kaçınır ve aynısı simya için de geçerlidir.

Simya öğretisinin kendini bilmecelerde gizlemesinin diğer bir sebebi de onun herkes için bir anlam ifade etmemesidir. 'Kral sanat', sıradan anlayıştan daha fazlasını ve bellir bir nefs durumunu peşinen gerektirir, aksi takdirde uygulaması nefs için sadece küçük tehlikeler içermeyebilir. Ortaçağın meşhur bir simyacısı olan Artephius şöyle yazar; ''Bizimkinin Kabalacı bir sanat olduğu bilinmiyor mu? Bununla şunu kastediyorum ki o ancak şifahî olarak açığa vurulur ve sırlarla doludur. Fakat sen, zavallı aldatılmış adam, bütün sırların en büyüğü ve en önemlisini açık ve seçik öğreteceğimize ve bu yüzden de sözlerimizi literal anlamında alabileceğine inanacak kadar basit misin? İyi niyetle semin temin ederim ki -çünkü ben diğer filozoflar gibi kıskanç değilim- her kim diğer filozofların (yani simyacıların) yazdıklarını, alışıldık manada alırsa, asla kurtulamayacağı bir labirentin bucaklarında kaybolacak ve yanında yolunu bulmasına yardım edecek çıkışa götürecek Ariadne'nin iği olmadığı için, kendini kaybedecektir...'' Muhtemelen M.S dördüncü yüzyılda yaşamış olan Synesios'da şöyle yazar; ''Onlar sadece azizler, bilgeler ve anlayışla aydınlanmış nefsler anlayabilsinler diye (gerçek simyacılar) kendilerini sadece semboller, istiareler ve teşbihlerle ifade ederler. Bununla birlikte eserlerinde belli bir yola ve belli bir kaideye riayet etmişlerdir, öyle ki bilge insan, onu anlayabilir ve belki bazı tökezlemelerden sonra onların içinde gizli bir şekilde tarif edilen her şeye erişebilir. Son olarak, Ortaçağın büyük simya ilmini Summa'sında özetleyen Geber şöyle beyan eder; ''Bu sanat sadece muğlak kelimelerle açıklanmalıdır, ancak herkesin anlayabileceği derecede açık bir şekilde izah edilmemelidir. Ben bu yüzden onu öyle bir tarzda öğretiyorum ki vasat zihinlere oldukça muğlak gelse bile bilge kişiye hiçbir şey gizli kalmaz; aptal ve cahiller ise bundan hiçbir şey anlamazlar...'' Bu uyarılara rağmen (ki bu hususta pek çok örnek verilebilir) özellikle onyedinci yüzyıldaki birçok insanın, simya metinlerinin gayretli bir incelenmesiyle altın yapmanın vasıtalarını bulabileceklerine inanmaları oldukça şaşırtıcıdır. Simyacı yazarların genellikle sadece layık olmayan birinin tehlikeli bir gücü elde etmesine engel olmak için simyanın sırrını koruduklarını ima etmeleri doğrudur. Böylece onlar ehliyetsiz kişileri uzak tutmak için kaçınılmaz olan yanlış anlayıştan faydalanırlar. Onlar, sanatlarının görünüşteki maddî gayelerinden, -aynı zamanda hakikati de dile getirmeyerek- asla bahsetmediler. Dünyevî bir tutkuya kapılmış kişi, herhangi bir açıklamanın esasından gafil olmak zorunda kalır. Bu nedenle Hermetik Zafer'de şöyle yazılıdır; ''Filozof taşı (onunla baz metaller altına çevrilir), ona sahip olan kişiye uzun ömür ve hastalıktan kurtuluş ihsan eder ve onun gücünde, en kudretli fatihlerin sahip olduğundan daha fazla altın ve gümüş getirmek vardır. Buna ilaveten, bu hazine bu hayattaki diğer bütün hazinelerin üzerinde bir üstünlüğe sahiptir, yani ona sahip olan kişi tamamen mutlu olacaktır, -ona bir bakış insanı mutlu kılar- ve onu kaybetme korkusu asla ona ilişmeyecektir.'' İlk cümle, simyanın haricî yorumunu destekler görünür, halbuki ikinci cümle, arzu edilen ölçüde açıkça gösterir ki burada söz konusu olan sahiplik dahilî ve manevîdir. Aynı şey, önceden adı geçen Yedi Bölümlü Kitap'ta da bulunur; ''Her şeye kadir olan Tanrı'nın yardımıyla bu (filozof) taşı seni en şiddetli hastalıklardan kurtaracak ve koruyacaktır; ayrıca üzüntü ve belaya karşı ve özellikle bedenine ve nefsine zararlı olabilen her şeye karşı seni koruyacaktır. Seni karanlıktan aydınlığa, çölden yurduna, fakirlikten zenginliğe götürecektir.'' Bütün bu iktibaslardan anlaşılan çifte anlam, sıklıkla itiraf edilen, 'bilge'ye öğretmek ve 'aptal'ı kandırmak şeklindeki maksada uygundur.

Çünkü, bütün 'hermetik' ketumluğu ile birlikte simyevi ifade tarzı, keyfi bir buluş değil aksine bütünüyle sahicidir; Geber, meşhur Summa'sının ekinde şunu söyleyebildi: ''Ne zaman ilmimiz halkında en açık ve seçik şekilde konuşuyor gibi görünsem de aslında kendimi en muğlak şekilde ifade etmiş ve konuşmamın konusunu bütünüyle gizlemişimdir. Bütün bunlara rağmen simya işini asla temsilî anlatımlarla veya bilmecelerle örtmedim, aksine açık ve anlaşılır kelimelerle ele aldım ve samimi bir şekilde tarif ettim, tıpkı onu kendi bilmemde ve ilahî ilham ile öğretilmemde olduğu gibi...'' Öte yandan, simyacılar, yazılarını kasten, okunduklarında akla karanın ayrılmasını sağlayacak bir şekilde telif ederler. Son zikredilen eser bunun bir örneğidir, çünkü Geber aynı ekte şöyle der: ''Bu münasebetle bu Summa'da ilan ederim ki ilmimizi insicamlı olarak öğretmedik, fakat onu çeşitli bölümler halinde şuraya buraya yaydık; çünkü onu insicamlı ve bir düzen içinde sunmuş olsaydım onu şerre kullanması muhtemel olan kötü niyetliler, iyi niyetli kişiler kadar kolay bir şekilde öğrenebileceklerdi...'' Geber'in görünüşte metalürjik biçimde tasarlanmış açıklamaları yakından incelenirse kimyasal işlemlerin az çok somut tariflerinin arasında, dikkate değer düşünce atılımları keşfedilecektir; mesela önceden 'madde'den (iş ile bağlantılı olarak) söz etmemiş olan yazar birden bire şöyle söyler: ''Şimdi yeteri kadar tanıdığın bu maddeyi al ve onu kabın içine koy...'' veya metallerin haricî vasıtalarla dönüştürülemeyeceğini uzun uzadıya vurguladıktan sonra birdenbire, onları gümüş ve altına çevirerek 'bütün hasta metalleri iyileştiren bir tıp'tan bahseder. Bu türden her durumda, zihinsel kavrayış bir duvarla karşılaşır ve bu, gerçekten bu türden bir açıklamanın amacıdır. Talebeye aklının (ratio) sınırları doğrudan tecrübe ettirilir ki sonunda, Geber'in söylediği gibi, kendi içine bakabilsin: ''Kendine dönüp tabiatın madenleri yerin altında hasıl etme tarzını düşündüğümde, onları yer üzerinde mükemmeltirmemize imkan verecek şekilde tabiatın bizim için hazırladığı gerçek cevheri anladım...'' Burada, bir üstat tarafından ifade edilen paradokslar üzerinde düşünceyi yoğunlaştırarak zihinsel melekenin sınırlarını aşmaya çalışan Zen Budizmi'nin metoduyla bir takım benzerlikler dikkati çekecektir.

Simyacının geçmesi gereken eşik, manevî eşiktir. Ahlaki eşik, evvelce söylediğimiz gibi, sadece altın yüzünden simya sanatının peşinden koşmak ayartmasıdır. Simyacılar yollarının üzerindeki en büyük engelin açgözlülük olduğunda sürekli ısrar ederler. 'Aşk yolu' için kibir neyse ve 'bilgi yolu' için kendini aldatma neyse, onların sanatı için de bu günah o dur. Buradaki açgözlülüğün diğer bir adı basitçe bencilliktir; kişi kendi sınırlı ihtiraslara köle egosuna tutukluğudur. Öte yandan, ''Hermes'in talebesi sadece ihtiyaç içindeki yoksullara -veya bizzat tabiatın kendisine- yardım etmek için elementlerin dönüştürülmesine çalışılmalıdır.'' şeklindeki talep; en yüksek aydınlanmayı sadece bütün yaratıkların kurtuluşu maksadıyla aramak şeklinde edilen Budist yemini hatırlatır. Her faaliyetinde sadece kendini yansıtmaya çalışan egonun şerrinden kişiyi yalnızca merhamet kurtarır.

Simyayı anlaşılır kılmak yönündeki bu teşebbüsümüzün, simyacıların hayli sıkı şekilde talep ettikleri ihtiyatî sakındırmayı (yani bu sahada ketum kalma zaruretini) ihlal ettiği şeklinde bir itiraz gelebilir. Buna şöyle cevap verilebilir; simyanın en içteki sırrına bir anahtar içeren sembollerin anlamını hiç kimse en ince tafsilatıyla anlatamaz. Geniş bir ölçüde açıklayabileceğimiz şey, simya sanatına esas olan kozmolojik öğretiler, onun insan ve tabiat görüşü ve de süreçlerinin genel seyridir. Ve Hermetik işin bütününü yorumlayabilseydik bile hiçbir yazılı kelimenin ifade edemeyeceği ve işin mükemmelliği için zaruri olan bir şeyler daima kalacaktır. Terimin doğru anlamında her kutsal sanat gibi (yani bilincin yüksek hallerinin gerçekleştirilmesine götürebilen her 'metot' gibi) simya da bir inisiyasyona tabidir; İşin talimatları, kaide olarak bir üstattan alınmalıdır ve sadece en nadir örneklerde, kişiden kişiye uzanan zincir kesilmiş olduğunda manevî etkinin mucizevî bir şekilde aralığı atlaması vuku bulabilir. Emîr Hâlid ile Morienus arasında geçen konuşmada bu konuya dair şöyle söylenir: ''Bu sanatın esası odur ki her kim onu nakletmek isterse öğretiyi bir üstattan almış olmalıdır... Ustanın bunu çok defa talebesinin önünde uygulamış olması da zorunludur... Çünkü kim bu işin sırasını iyi bir şekilde bilir ve kendi başına tecrübe etmiş olursa sadece kitaplarda bu işi aramış kişiyle karşılaştırılamaz...'' Simyacı Denis Zachaire şöyle yazar: ''Eğer kişi henüz onu öğrenmemişse her şeyden önce şunun bilinmesini isterim ki; bu ilahî felsefe beşerî gücü fazlasıyla aşar; onu kitaplardan elde etmek bir yana, Tanrı onu Kutsal Ruhu ile kalplerimizin içine sunmadıkça veya yaşayan bir kişinin ağzından bize öğretmedikçe elde edemeyiz...''




24 Haziran 2020 Çarşamba

Zıtların Etkisinden Azade Olmak: Fakr

*İlgili bölüm Renê Guênon'un İslâm Maneviyatı ve Tao'culuğa Toplu Bakış (İnsan Yay.) kitabından alınmıştır

FAKR

Kendisinde yeterli varoluş nedenine sahip olmayan varlık, mümkün varlık diye tanımlanabilir. Buna göre, böyle bir varlık kendi kendisiyle hiçbir şey değildir; kendisinin hiçbir şeyi de, kendi malı olarak kendine ait değildir. Birey olarak insan tekinin durumu da böyledir. Aynı şekilde, hangi durumda olursa olsun, yaratılmış bütün varlıkların durumu da aynıdır; çünkü Evrensel Varoluşun (Existence universelle) dereceleri arasındaki fark ne olursa olsun, İlke'nin karşısında bu fark her zaman bir hiçtir; öyleyse insanî varlıklar ya da ötekiler her ne iseler, İlke'nin karşısında tam bir bağımlılık içindedirler. ''O'' nun dışında kesinlikle var olan hiçbir şey yoktur.''(1) Bir geleneğin ''manevî fakr'' diye belirttiği husus, işte bu bağımlılığın bilincine varmadan ibarettir. Aynı zamanda bu bilince ulaşmış varlık için, bu fark anî bir sonuç olarak, yaratılmış bütün her şeyin karşısında bir ilgisizliği ve uzaklaşmayı içerir; çünkü o andan itibaren, bütün bu varlıkların bir hiç olduğunu, Mutlak Hakîkat'e göre kesinlikle onların hiçbir önemi olmadığını bilir. Bu uzaklaşma insanoğlunun durumunda tıpkı Bhagavad Gîta'nın gösterdiği gibi her şeyden önce, eylemin çeşitli sonuçları karşısındaki ilgisizliği içerir. Bu ilgisizlik aracılığıyla insan bu eylemin sonuçlarının sonsuz silsilesinden kurtulur: Bu ''isteksiz eylem'' dir (nişkâma Karma). Oysa ''istekli eylem'' (sakâma Karma) sonuçları için yapılmış bir eylemdir.

Demek ki varlık, çokluktan böylece kurtulur; Tao öğretisinin ifadesiyle ''biçimlerin akımı''nın değişkenliklerinden, ''ölüm'' ve ''yaşam'' durumlarından, ''yoğunlaşma'' ve ''çözülme''nin (2) art arda gelmesinden kaçıp kurtulur. ''Kozmik çark''ın (roue cosmique) çemberinden merkezine geçer; merkez, ''yarıçapları birleştirip onlardan bir çark yapan yokluk (vide) yani zuhûr etmemiş varlık (non-manifestê) olarak belirlenir.''(3) Lao Tzu, ''her kim yokluğun en yüksek derecesine ulaşırsa'' diyor, ''sarsılmaz bir biçimde iç diriliğine kavuşmuş demektir.'' Kökenine, (yani aslına, bütün varlıkların hem ilk menşei hem de en son ulaşacağı gaye olan İlke'ye) tekrar dönmek demek, bir iç dirilik hâline girmek demektir.''(4) ''Yokluktaki huzur tanımlanamaz bir hâldir'', diyor Lie-tzu, ''o ne alınır ne verilir; ancak oraya ulaşılıp yerleşilebilir. Bu ''yokluktaki huzur'', İslâm tasavvufundaki ''büyük huzur''dur (es-Sekîne)(6). Aynı zamanda bu, varlığın merkezindeki ''ilâhî huzur''dur; ilâhî İlkeye birleşerek iç içe girmiş olan bu huzur ancak varlığın bizzat merkezinden gerçekleştirilir. ''Yoklukta bulunan kimseye, bütün varlıklar görünü... İlkeye birleşmiş olacağından, O'nun sayesinde, bütün varlıklarla ahenk hâlindedir. Yine İlkeye birleşmiş olacağından, üst seviyedeki genel delillerle her şeyi bilir; bununla birlikte, özellikle ve ayrıntılı olarak bilmek için, çeşitli duyuları artık kullanmaz. Nesnelerin gerçek varoluş nedeni görülmez, yakalanmaz, tanımı yapılamaz ve belirtilemez bir niteliktedir. Ancak mükemmel saflık durumuna ulaşmış ruh, derin tefekkür içinde, ona ulaşabilir.''(7)

Varlığın bütün güçlerinin birleşimi anlamında ''saflık'' terimi ''ilk kadîm durum''a dönüşü anlatır. Burada bilgenin aşkın (müteâl, transcendent) bilgisini, olağan ve ''din dışı'' (profane) bilgiden ayıran fark bütünüyle görülür. Sanskrit dilinde ''bâlya'' denilen bu ''saflık'' hâli başka bir yerde, tabii ki yine manevî anlamda anlaşılması gereken ''çocukluk'' hâlinin aynısıdır. Bu hâl, Hindu öğretiinde mükemmel bilgiyi elde edebilmek için ilk koşul olarak değerlendirilir. Bu da, İncil'de yer alan şu cümleleri anımsatıyor: ''Her kim Tanrı'nın Mülkünü bir çocuk saflığıyla kabul etmezse, oraya asla giremez.''(8) ''Bütün bunları bilginlerden ve akıllı kimselerden sağladığınız hâlde, saf kimselere ve küçük çocuklara açıkladınız.''(9)

''Saflık'' ve ''küçüklük'' sözcükleri burada, İncil'de çoğu kez söz konusu edilen ve genellikle çok yanlış anlaşılan fakr sözcüğünün karşılıklarıdır. ''Ruhen fakirlere ne mutlu! Zira Göklerin Saltanatı onlara aittir.''(10) Bu ''fakirlik'', Arapçadaki el-fakr, İslâm tasavvufuna göre insanı el-fenâ'a, yani ''ben''in yok olmasına götürür.(11) Bu ''yok olma'' ile ''ilâhî makam''a (el-makâmü'l ilâhî) ulaşılır. Bu makam, dış görünüm noktalarına ilişik bütün farkların aşıldığı, bütün karşıtların kaybolduğu ve mükemmel bir denge içinde çözüldüğü merkez noktasıdır. ''İlk kadîm durumda bu karşıtlar yoktu. Bunların hepsi (zuhûra ve yaratılışa bağlı olan) varlıkların değişikliğinden ve evrenin dönüş hareketinin (giration universelle), (yani ''kozmik çark''ın ekseni çevresinde dönüşün) neden olduğu temaslarından türetmiştir. Bunlar, ''belirgin ben''ini ve özel davranışını hemen hemen hiçe indirgemiş kişiyi etkilemeyi birdenbire durduruverir.(12) Sonuçta tek bir noktada kendi kendini emerek kaybolan ''belirgin ben''in hiçe indirgenmesi ''fenâ'' ile ve yukarıda söz konusu edilen ''yokluk''la aynı şeydir. Çark sembolüne göre, bir varlığın ''hareket''i ne denli yokluğa indirgenmişse merkeze o denli yaklaşmış olacağı zaten aşikârdır. ''Bu varlık artık başka biriyle çatışma hâline giremez; çünkü o 'sonsuzluğun' içine yerleşmiş, 'sınırsızlığın' içinde silinmiştir.''(13) Değişimlerin hareket noktasına ulaşmış ve orada durmaktadır. Orası çatışmanın artık söz konusu olmadığı nötr bir noktadır. Mahiyetinin, özünün bir noktada yoğunlaşmasıyla, ruhunun beslenmesiyle, bütün gücünün toplanmasıyla, tüm varoluşun, tekevvünün temel İlkesinde birleşmiştir. Mahiyeti bütünleşmiş olacağından, İlkeye özgü birlik içinde birleşim yoluyla toplanmış olacağından, hiçbir varlık artık ona zarar veremez.''(14)

Yukarıda söz konusu edilen ''saflık'', ilk asla dönüş hareketinin en son ulaşacağı nokta olan ilk kadîm noktanın ''boyutsuz'' birliğine tekabül eder. ''Mutlak olarak saf insan, saflığıyla bütün insanların, bütün varlıkların içinden ok gibi sivrilir çıkar... Öyle ki, uzayın altı yönünde hiçbir şey ona artık karşı gelmez, hiçbir şey ona karşı koyamaz. Ateş ve su ona zarar veremez.''(15) Gerçekten o, altı yönü de ışıldama yoluyla çıkış ve kurtuluş yolu olan merkezde durur. Yönler dönüş hareketi içinde oraya ikişer ikişer gelip nötralize olurlar; öyle ki bu biricik noktada onların üçlü karşıtlığı bütünüyle son bulur. Oradan çıkan ya da orada toplanan hiçbir şey ''değişmez birlik''te mukim olan varlığa ulaşamaz. Kendisi hiçbir şeye karşı koyamayacağı gibi, hiçbir şey de kendisini karşı koyamaz; çünkü karşıtlık, zorunlu olarak aynı anda iki terim gerektiren bir ilgidir. Dahası, İlke'ye özgü birlikle bağdaşamaz. Karşıtlığın zâhirî bir görünümü veya devamı olan düşmanlık, her tür karşıtlığın ötesinde ve dışında bulunan varlığın karşısında varlığını koruyamaz. Şu basit dünyada karşıtların temel örneği olan ateş ve su ona zarar veremez; daha doğrusu, onun için karşıt olarak var sayılmazlar. Zâhiren karşıt ama gerçekte birbirini tamamlayıcı niteliklerin birleşmesiyle aslî/ilkel esîri (êther primordial) değişmezliği içinde dengeleşip nötrleşirler.

İnsanoğlunun yüce ya da ''semâvi'' hâllerle iletişimi sağladığı bu merkezî nokta İncil'deki ''dar kapı'' (porte êtroite) senbolizmiyle de uyuşur. O andan itibaren, oradan geçemeyecek ''zenginler''in ne olduğunu hemencecik anlarız: Bunlar çokluğa bağlı kimselerdir; bu yüzden ayırt edici bilgiden birleştirici bilgiye yükselmeleri olanaksızdır. Zenginliğin yoksulluğa karşıt oluşu gibi, bu bağlılık da yukarıda söz konusu edilen ilgisizliğe doğrudan karşıttır. Zuhûr çevrimlerinin sonsuz serisine varlığı bağımlı kılar.(16) Çokluğa bağlılık bir anlamda İncil'deki, insana ''iyi ve kötüyü Bilme Ağacı''nın meyvelerini, yani olağan nesnelerin farklı ve ikili bilgilerini tattırdıktan sonra, asıl merkezî birlikten onu uzaklaştıran ve onun ''Hayat Ağacı''nın meyvesine yetişmesini engelleyen ''şeytana uyma'' deyimi demektedir. İşte böylece varlık, çevrimsel değişikliklerin sürekliliğine, yani doğum ve ölüme tabi kılınır. Çokluğun sınırsız akışı, ''Dünyanın Ekseni''ni simgeleyen ağacın ve çevresinde dolanıp sarılan yılanın gömleğindeki sarmallarla tasvir edilir: İşte bu yol 'Kur'ân'ın ilk sûresinde söz konusu edilen sözcüğün etimolojik anlamıyla ''yanlış''ın içerisinde, ''dosdoğru yol''un (sırât-ı müstakîm) karşıtında, bizzat eksene göre dikey doğrultuda bulunan ''sapkınlar''ın (ed-dallîn) yoludur.(17)

''Fakirlik'', ''saflık'', ''çocukluk'' hepsi de tek ve aynı şeydir. Bütün bu sözcüklerin ifade ettiği(18) sadelik, yoksunluk ve zühd, gerçekte kişinin bütünlüğü olan bir ''yokluk''a çıkar sonuçta. Aynı şekilde, ''hareketsiz olmak'' (wou-wei) da eylem bütünlüğüdür; çünkü bütün öteki özel eylemler oradan türemektedir. ''İlke her zaman hareketsizdir, ama bununla birlikte her şey O'nun tarafındandır.''(19) İşte böylece merkezî noktaya ulaşan varlık, insan olma hâlinin bütünlüğünü gerçekleştirmiş olur. Bu Taoizm'in ''gerçek insan'ıdır (insân-ı kâmil). Bu noktadan hareket ederek, yüce hallere ulaşmak için olanaklarının tam bütünlüğünü sağlayınca, ilâhî insan (cheun-jen) olacaktır; bu da islâm tasavvufunun ''insan-ı kâmil'idir. Böylece, şunu söyleyebiliriz: İlke'nin karşısında gerçekten ''fakirler'', zuhûrr açısından ''zenginler''dir. Tersi de söylenebilir. İncil'deki şu söz de bunu net olarak açıklamaktadır: ''Sonuncular birinci, birinciler sonuncu olacak.'' Buna göre bir kez daha şu sonuca varabiliriz: Bütün geleneksel öğretilerin tam anlamıyla uyumu tek bir Hakîkatin değişik ifadelerinden başka bir şey değildir.

Dipnotlar:

(1) Arabî, Risâletü'l-Ehadiyye
(2) Aristoteles, buna benzer bir anlamda ''oluş/kevn'' ve bozuluş/fesâd'' diyor
(3) Tao-te King, XI.
(4) Tao-te King, XVI.
(5) Lie-tzu, I.
(6) Haç sembolizmi'nde ''Savaş ve Barış'' bölümüne bakınız.
(7) Lie-tzu, IV.
(8) Luka, XVIII, 17.
(9) Matta, XI, 25; Luka, X, 21.
(10) Matta, V, 2.
(11) Bu ''yokluk'' kelimenin edebî anlamında bile, Hint öğretisinin Nirvâna'sıyla ilgisiz değildir. Fenâ'ın ötesinde, fenâ'ın fenâ'ı (Fenâ'ü'l-fenâ) yani ''yokluğun yokluğu'' vardır ki aynı şekilde Parinirvâna'ya tekabül eder.
(12) Chuang-tzu, XIX.
(13) Bu ili terimden birincisi ''kişilik'', ikincisi ''bireylik''le ilgilidir.
(14) Aynı eser Bu son cümle yine ilk asıl halin şartlarıyla ilgilidir: Bu, Hristiyan ve Yahudi geleneğinin, insanın düşüş'ten önceki ölümsüzlüğü olarak belirlediği husustur; yani ''Evrenin merkezi''ne ulaştığında ''Hayat Ağacı''yla beslenen kimse tarafından yeniden elde edilen ölümsüzlüktür.
(15) Lie-tzu, III.
(16) Bu da Budistlerdeki ''samsara''dır; kişinin Nirvâna'ya ulaşması için kurtulması gerektiği ''Hayat Çarkı''nın bir eksen çevresindeki belirsiz dönüşüdür.
(17) Bu ''doğru yol''; Lao-tzu'nun Te'siyle ya da ''doğruluk''uyla özdeştir ki bu bir varlığın, varoluşunun ''Yol''a (Tao) göre, ya da başka bir ifadeyle, İlke ile uygunluk hâlinde olması için izlemesi gereken yöndür.
(18) Bu, Masonluk sembolizmindeki ''metallerin kabuğunun soyulması''dır.
(19) Tao-te King, XXXVII.

16 Haziran 2020 Salı

Julius Evola, Modern Dünyaya Başkaldırı: Fizik - Metafizik Âlem, Kaybolan İlke


İLKE

Tradisyonel zihniyeti olduğu kadar, onun olumsuzlanması olarak modern uygarlığı da yeterince anlayabilmek için (biri fizik, diğeri metafizik) iki âlemin varlığına ilişkin temel öğretiden yola çıkmak gerekir.

Biri fizik, diğeri metafizik olmak üzere iki kademe vardır. Bir ölümlü âlem vardır, bir de ölümsüzlerin âlemi. Bir yüce varlıklar âlemi vardır, bir de ''yaratılmış''ın aşağı âlemi. Daha genel bir ifadeyle: bir görünen, elle tutulan vardır, bir de, bunun önünde ve sonunda (ezel'de ve ebed'de) görünmeyen, dokunulamayan bir öte âlem (supra monde), bir gerçek yaşam ve ilke vardır.

Doğuda olsun, Batı'da olsun dünyanın tüm tradisyonlarında bu öğreti ya da bilgide ifade edilen gerçeklik, şu ya da bu biçimde, daima, her şeyin onun etrafında hiyerarşik olarak örgenleştiği bir eksen oluşturur.

Bu bir ''kuram'' değil; bir bilgidir. Bugün gerçek olarak kabul edilen, içinde bulunduğumuzdan çok daha engin bir âlemin var oluşu gerçekliğinin --modern dünya her ne kadar bunu kabul etmekte güçlük çekiyorsa da-- kadim insanlarca çok öncelerden bilindiğini kabul etmek gerekir. Bugün temelde, uzaya ve zamana bağımlı nesnelerin ötesinde bir gerçeklik kabul edilmiyor. Ancak, kuşkusuz gözle, görülen elle tutulanın ötesinde bir şeylerin varlığını kabul edenler hala varsa da, gerçekte, bu bir hipotez, bilimsel varsayım, spekülatif düşünce ya da dinsel dogma olmaktan öteye gitmiyor: doğrudan deneyime dayalı olması açısından --''maddeci'' görüşlerinden ne denli farklı ''maneviyatçı'' görüşlere sahip olsa da-- normal modern insanın gerçeklik imgesi nesneler dünyasıyla sınırlıdır.

Modernleri maddeciliğe yönelten gerçek neden bu sınırlılıktır (ya da bu gerçeklik yargısıdır). Diğer tüm felsefi ya da bilimsel yorumlamalar bu yargıya dayalı, ikinci plandaki olgulardır. Birinci plandaki bu yargılama bir görüş ya da kuram değildir: Tüm algılama deneyimleri nesnelerden öteye gitmeyen bir insan tipinin gerçekliğidir. Bu nedenledir ki; ''maddeci'' görüşlere karşı çağdaş entelektüel tepkiler --kuramsal düzeyden apayrı bir düzeydeki derin, köklü nedenlerin bu nihaî sonucu karşısında-- çoğunlukla etkisiz kalmaya mahkumdur. Kadim insanın, izleri bugün bile bazı ''ilkel'' olarak nitelenen toplumlarda görülen deneyimi böyle bir sınırlamadan çok uzaktı.

O zamanlar, ''görünmeyen'' âlem fiziksel algılama konusu olan nesneler kadar ve hatta daha da fazla gerçekti ve bireysel ya da kollektif tüm yaşam biçimlerinde son derece etkindi. Bugün gerçeklik olarak nitelenenin o zamanki kapsamı bugünkünden çok daha genişti, öyle ki görünmeyen ''doğa-üstü'' olarak nitelendirilmiyordu. ''Doğa'' mefhumu sadece --dünyevi, maddeci bilimin üzerinde yoğunlaştığı-- görünür biçimlerin, nesneleri değil, esas olarak, görünmez gerçekliğin bir bölümünü de içeriyordu. Her tür karanlık ve muğlak formların --şeytani doğa ruhunun, onun tüm form ve enerjilerinin esas alt-katmanının (ya da özünün)-- bulunduğu bir aşağı âlem ve, onun karşıtı, daha yüksek --mantık ötesi, göksel bir aydınlığın (bilgeliğin) egemen olduğu-- bir âlem çok güçlü bir biçimde duyumsanıyordu. Ancak, tradisyonel görüşte, doğmak ve ölmek kaderine, faniliğe, aşağı düzeye özgü dünyevi güçlere ve değişime mahkum olan insana özgü her şey de doğanın parçası olarak kabul ediliyordu.

Beşerin, arınarak Yüce'nin rızasını kazanıp, gerçek tradisyonel uygarlıkların özünü ve hedefini oluşturan, beşer-dışı (ya da beşer-üstü) niteliklere ulaşabileceği kabul ediliyorsa da, tanım itibarıyla, gerçek (yüce) ''varoluş'' düzeyi geçici, sonlu (fani) koşullar ve beşeri durumlardan tamamen ayrıdır: ''Beşeri olan ile Tanrısal olan farklıdır.''

(Gerçek) Varlık dünyası ve oluşum dünyası --nesneler, şeytanlar ve beşer Bu ili âleme ilişkin tüm-- yıldızlara değin, mitolojik, tasavvufî ya da dinî-- figürasyonlarda tradisyonel insanın, dışsallığına ilaveten, bir ikinci hali olarak içselliğin ve içsel bir deneyimle ya da içsel bir deneyimin sezgisiyle çözümlenmesi gereken asli (hypostatique) simgenin varlığı ifade edilir. Bu bağlamda, hindu tradisyonunda ve özellikle Budizmde, samsara --aşağı dünyanın bütün formlarına egemen olup dönüştüren bir güç (akım)-- mefhumuyla, kör hırslarına, gafletin dünyasının karşıtı olan bir yaşama işaret edilir. Yine, bu bağlamda, Helenizmde, doğa'nın sonsuzluğadek, sürekli akıp giden bir ''kendi dışında ilke ve edimi olan''dan ebedi yoksunluğu sık sık vurgulanır ve doğa, bir öz'den, asıl'dan sürekli ve köklü bir biçimde ayrılmışlıkla suçlanır.

Bu tradisyonlarda madde ve oluşum'un, bir varlıkta önüne geçilemez bir belirsizlik, bir kök nefis (necessite obscure), bir tekâmüle --Doğuluların dharma dedikleri-- bir yasaya uyabilmekte acizlik oluşturdukları kabul edilir. Ve bağışlanmamış (suçlu) doğa'nın temelini tamahkârlık (cupiditas) ve hırsın (appetitus innatus) oluşturduğunu öne süren skolastik de benzeri fikirlere sahiptir. Dolayısıyla, tradisyon adamı, varlığı ve ağır suçu karanlığa gömen (gözden uzaklaştıran) bu bitmek (ya da doymak) bilmez kendini kanıtlama deneyiminde --aşağı düzeyin sürekli dengesizliği ve sıradan karakteri gibi-- sürekli bir oluşum (ya da değişim) içindeki kozmik-simgesel bir maddeselleşme olarak beliren bu varoluş biçiminin sırrını, şu ya da bu biçimde, keşfetmişti.

Kendine sahip olup bir düzene girerek kendini tamamlamak ve kanıtlamak için arayışlara yönelmeyen, dışa ve çeşitlilik (kesret) âlemine, sürükleyici ihtiyaç ve güdülerin etkisi altına girmeyen bir yaşamın ilkesini kendine egemen kılarak --tek kelimeyle çileciliği (ascese) deneyimleyerek-- tradisyonlard güneş, ışık, ateş, adalar, Uran diyarı, yüce dağlar gibi simge ve figürasyonlarla ifade edilmiş olan, öteki âlemi, artık fizik değil de fizik-ötesi olanı --hiç uyumayan, sürekli faal olan entelektüel doğa'nın-- (gerçek) ''Varlık'' âlemini anlayabilmek imkânına erişilebilir.

''İki âlem'' böyledir. Ve her birinin (kendine özgü) bir doğası vardır, ve birinden diğerine geçilir. Nitekim ''İnsan ölümlü bir Tanrıdır, Tanrı ölümsüz bir insandır.'' denilmiştir.(1)

Tradisyon âlemi varoluşun bu iki kutbunu ve birinden diğerine götüren yolları biliyordu. Dolayısıyla, görünür olduğu kadar görünmez olan, beşeri olduğu kadar beşer-altı ve şeytanî olan tüm formlarıyla, (bu) dünyanın ötesinde bir ''öte-dünya''nın var olduğunu --ve bunlardan birinin ''düşüş'', diğerinin ise (o düşüş olan) birinciden ''kurtuluş'' olduğunu-- biliyordu. Manevîyatı yaşamın olduğu kadar ölümün de ötesinde olan bir şey olarak kavramıştı. Dış dünyanın, ''dünyevî yaşamın'' beşeri bağlardan kurtararak öte âleme, ''üstün yaşam''a yaklaştırıcı, ulaştırıcı bir vasıta oluşturmadıkça bir hiç olduğunu biliyordu. Varoluşun, yukarıdan gelen ve yine yukarıya yönelik olan yüce ilkesine hizmet etmedikçe her otoritenin yanlış olduğunu, her kurumsallığın boş ve geçici olduğunu, her yasanın cebri ve adaletsiz olduğunu biliyordu. Tradisyon âlemi kutsal hükümranlığı yaşamıştı. Yüceltici edimi: inisiyasyonu --ermenin iki yüce yolunu: Kahramanlığı ve Temaşayı-- şefaati: Töreyi ve Sadakati --büyük yol göstericiyi: Tradisyonel Yasayı, Kast'ı-- dünyevi simgeyi: İmparatorluğu biliyordu.

Tradisyonel uygarlığın ve hiyerarşinin bu temelleri modern ''beşerî'' uygarlık tarafından tamamen tahrip edildi.



(1): Heraclite (Diels, 62. parça) Corpus Hermeticum, XII, I.

23 Mart 2020 Pazartesi

José Martí, AKADEMİK




AKADEMİK

Gel şöyle atım, dizgin vurayım sana: çünkü istemezler
İçgüdüsüne uyup hayatın
Bütün doğallığınla savaş alanına doğru dörtnala kalkmanı.
Koşu pistinin ağır aksak adımıyla yürüyüp,
Boyun eğerek o kibirli sırtını eyere sunman
Ve kırbacın dilinden anlaman gerekiyor.
Gel şöyle atım: yüreğin gerçek dediğine yalan der onlar.
İstemezler toprağın yumuşak örtüsünü yırtıp
Damlalarında gökkuşağının renkleriyle dökülen
Duru bir kaynağın coşkun akışı gibi.
Türküler çığıralım içimizden kopan o yakıcı dizelerle.
Üniformalı bilgiçlerin aldatıcı, küçük kalıplarla
Çizdikleri modelleri isterler bizden.
Gel söyle atım, kopar dizginlerini.
Kırların, çiçeklerin kokusunu taşıyan kıvılcımlı nallarınla
Kuru ve iyiliksever bir kütüğün üstüne fırlat
Bilgiçlerin süslü gömleğini.
— Işıltısı kararmış yunan mücevherleriyle
Çürümüş yapraklardan , roma güllerinden işlenmiştir o —
Bakarsın canlanır güneşi görünce yeniden.
Ve yeryüzüne gün ışığıyla açılan şafakta
Yeni dünyaya doğru yiğitçe kalk dörtnala.

*Halkın Dostları, Sayı 13, Nisan 1971



14 Mart 2020 Cumartesi

OSMANLI DEVLETİ KUVVETLERİNİN ESASLARI

*Bu yazı TERCÜME dergisinin 1942 yılında yayınlanmış 14. sayısından alınmıştır.
*Günümüzde değişime uğramış kelimeler ve işaretler aynen aktarılmıştır; metin içi bir düzenleme yapılmamıştır.







Osmanlı devletinin esas kuvvetin, kudretin ve aynı zamanda faaliyetindeki muvaffakiyetin nelere dayandığını araştıracak olursak üç nokta dikkatimizi çekecektir: timar sistemi, esirler müessesesi, devlet reisinin mevkii.
Osmanlıların fethettikleri her memleket doğrudan doğruya kılıç ve sancaklara göre birtakım timarlara bölünürdü. Bundan maksat, bir kere memleket dâhile ve harice karşı iyi bir surette emniyet altına alındıktan sonra eski fâtihleri daima yeni fetihler için hazır bulundurmaktı. 3000 akça gibi mütevazı bir gelire karşılık bir, her 5000 akça mukabilinde de başka bir süvari hazır bulundurmak mecburiyeti olduğunu düşünülecek olursa bu teşkilâtın bütün faydaları açıkça gözükür. Ancak bu sayededir ki imparatorluğun Rumeli kısmı 80000, Anadolu kısmı da 50000 sipahi çıkarabiliyordu. Bu süvarilerin seferber edilmesi için her iki Beylerbeyine bir emir vermekten başka hiçbir şeye lüzum yoktu. Beylerbeyi Sancak Beyine, Sancak Beyi Alay Beyine ve bu da ziamet ve timar eshabına haber verdikten sonra hemen harekete geçilebilirdi. Şimdi bu şekil toprak idaresi sisteminin, Avrupadakinden farklı olarak, ne suretle irsî olmaktan kurtarılabildiği meselesi ortaya çıkmaktadır. Gerçekten bu birliklerin sahipleri asılzade olmadıklarından oğulları da vâris değillerdi. Kanuni Süleymanın koyduğu bir kaideye göre 700000 akça gelirli bir Sancak Beyi henüz rüşte varmamış bir oğul bırakarak ölürse, bu çocuk, ancak bir orman yetiştirip bakmağı taahhüdedinmek şartiyle, 5000 akçalık bir timardan başka hiçbir şey alamazdı. Babaları muharebede öldüğü takdirde daha fazla, evde öldüğü takdirde daha az, fakat daima cüzi bir timarın oğullarına verilmesini tâyin eden kanunlar pek çoktur. Barbaro diyor ki: “Bundan dolayı onlarda ne asılzade, ne de servet vardı; hususi servetleri diğer büyüklere geçen ilerigelenlerin çocukları, alelâde bir hayat sürerlerdi.” Bununla beraber burada da bir vâris mevcuttur: ancak bu, ferdin değil, heyeti umumiyenin, oğul babanın değil, bunlar kendinden evvelki neslin vârisi idi. Vakaa tımarlının oğlu olmıyan bir kimsenin timar elde edemiyeceği kaidesi cari idi. Ancak babadan büyük bir miras kalmayıp herkesin yenibaştan başlaması lâzımdı.
Hulâsa edecek olursak timar sahiplerinde şunları göreceğiz: Bu adamlar ekseriyetle Osmanın ilk arkadaşları zamanından kalma usule göre muharebeye ve kendiliklerinden itaat etmeğe hazırdılar; aralarında cesaret, tâli ve padişahın teveccühünü kazanmış olmaktan başka hiçbir derece nizamı yoktu; padişaha kayıtsız ve şartsız itaat etmek suretiyle imparatorluğun geniş arazisini fethetmişlerdi ve diğer devletlere de aynı surette saldırmağa ve mümkün olursa yeni fethedilecek arazileri aralarında taksim etmeğe âmade idiler.
Padişah ile tımarlılar arasındaki bu münasebet, eğer aldanmıyorsam, garpta olduğu gibi maiyetle Condottieri arasındaki serbest itaat esasına dayanmaktan ziyade Mameliklerin emirlerin karşı olan kayıtsız ve şartsız itaat esasına dayanmakta ve bunun tabii gelişme neticesi olarak aldığı şekli göstermektedir. Bundan başka daha ziyade nev’i şahsına münhasır olan bir müessesede devşirme çocukların savaşçı veya devlet adamı olarak terbiye edilmeleridir ki böyle bir müessesenin daha evvel veya daha sonra hiçbir yerde mevcut olup olmadığını bilmiyorum.
Her beş senede bir olmak üzere memlekette hıristiyan çocukları devşirilirdi. Her biri hususi bir fermanla teçhiz edilmiş birer yüzbaşının kumandasında küçük asker grupları memleket içinde dolaşırlardı. Bunların vardıkları yerlerde Protegeros, ahalisini yanlarında oğulları olduğu halde bir yere toplardı. Yüzbaşı, güzel ve kuvvetli, yahut her hangi bir kabiliyetle kendini gösteren çocuklardan yedi yaşından bülûğ yaşına kadar olanlarını alıp götürmek hakkına malikti. Âdeta tebaanın öşrü imiş gibi bu çocukları padişahın sarayına getirirdi. Seferlerden dönüşte hükümdarın kanuni ganimet hissesi olarak başka çocuklar da buraya getirilirdi. Padişaha hediye olarak genç esirler getirmeksizin hiçbir paşa seferden dönmezdi. Böylece imparatorluğun her tarafından getirilen insanlardan başka Lehler, Bohemyalılar, Ruslar, İtalyanlar ve Almanlar sarayda toplanırlardı. Bunlar iki grupa ayrılırdı. Bir kısmı, hususiyle eski zamanlarda, Anadoluya gönderilir, burada köylüye yardım etmeğe ve müslümanlaşmağa mecbur tutulurdu, yahut yine bunlar sarayda alıkonarak odun ve su taşıtılır, bahçelerde, mavnalarda ve inşaatta hizmet gördürülür ve daima kendilerini sopa ile işe mecbur eden bir nezaretçi idaresinde bulunurlardı. Daha asîl yaradışta oldukları keşfedilen –bazı Almanlar bu kadar isabetli bir seçimin ancak şeytanın yardımiyle yapılabildiği kanaatinde idiler- diğerleri ise Edirne, Galata, İstanbul’da eski veya yeni saraylardan birine getirilirdi. Burada hafif keten veya Selânik bezinden elbise giydirilirdi. Sekiz akça aylıkla tutulan öğretmenler her sabah gelerek akşama kadar bu çocuklara okumak ve yazmak öğretirlerdi.
Muayyen senelerde bunların hepsi sünnet edilirdi. Ağır iş görenler zamanla Yeniçeri olurlardı. Sarayda terbiye edilenler ise ya yüksek devlet memuru, yahut sipahi olurlardı; fakat bu sonuncular, timar sahibi olmayıp ücretli sipahilerdi.
Her ikisi de sıkı bir terbiyeye tabi tutulurdu. Saranzo’nun Relation’u bu hususta şöyle anlatıyor: “Hususiyle birinciler, yani Yeniçeri olacakları, gündüzleri yiyecek, içecek ve giyecek noksanı içinde ok atma talimleri yaparlar, geceleri uzun, aydınlatılmış bir salonda daima bir aşağı, bir yukarı dolaşan nezaretçinin önünde hiçbir yerinden kıpırdayamazdı. Sonradan bunlar Yeniçeri arasına alınınca manastırlara benzer kışlalara gelirler, askerî rütbeleri kazan ve çorbaya göre adlandırılcak kadar müşterek bir hayat sürülen bu odalarda itaat etmeğe devam ederlerdi. Yalnız gençler yaşlılara değil, fakat hepsi sert kanunlara itaat etmek zorunda idiler, öyle ki hiç kimse geceyi dışarıda geçiremez, cezaya çarptırılanların hepsi bu cezayı infaz edenin elini öperlerdi.”
Saraylardaki gençlere gelince bunlar da daha az sıkı olmamak üzere her bir harem ağasının nezareti altında onar onar toplanarak birincilerinkine benzer, fakat yalnız ilmî ve biraz şövalyece talimler yaparlardı. Padişah her üç senede bir bunların dışarı çıkmalarına müsaade ederdi. İçerde kalmayı tercih edenler yaşlarına göre, doğrudan doğruya padişahın hizmetinde, bir daireden diğerine geçmek suretiyle, yükselirler ve daima daha fazla maaş alarak en iç dairenin dört büyük memurluğundan birine vâsıl olurlardı; buradan da Beylerbeyi, Kapudanı Derya ve Vezir mansıplarını almak için yol açıktı. Padişahın müsaadesinden istifade ederek çıkanların her biri, o zamana kadarki rütbesine göre Babıâlide hizmet gören ücretli sipahilerin ilk dört kıtasına girerdi ve padişah bu kıtalara diğer muhafızlarından daha fazla güvenirdi. Süslü, yeni elbiseleri içinde hükümdarın hediye ettiği altın keselerini sallıyarak, bunların büyük kapıdan neşe ile aheste aheste çıktıkları görülürdü.
Bir Alman filozofu bir vakitler şöyle bir terbiye sistemi teklifini ortaya atmıştı: Çocuklar ana babalarından tamamen ayrılacaklar, kendilerine mahsus kurulmuş toplu bir hayatta öyle terbiye görecekler ki eskisinin yerine yeni bir irade teşekkül etsin. İşte yukarda gördüğümüz müessesede öyle bir terbiye sistemi mevcuttur. Çocuklar ana ve babadan tamamen ayrılmış, sıkı ve sert bir müşterek yaşayışa girmişlerdir; aynı zamanda yeni bir hayat prensipi tatbik edilmektedir. Burada terbiye edilenler çocukluk günlerini, ana babalarını ve memleketlerini unuturlar, saraydan başka bir vatan tanımazlar, padişahtan başka âmir ve baba bilmezler, onun emirlerinden başkasını görmezler, onun teveccühünü kazanmaktan başka bir ümit beslemezlerdi; sert bir talim ve kayıtsız şartsız itaatten başka bir hayat, hükümdarın emrinde harb etmekten başka bir hizmet, dünyada ganimet ele geçirmekten ve ahirette islâmlık için harb etmek suretiyle kendilerine cenneti hazırlamaktan başka bir amaç tanımazlardı. Filozofun bir teklif olarak ortaya attığı bu fikir, ondan yüzyıllarca evvel bu müessesede bir esir ve aynı zamanda bir harb teşkilâtı olarak tatbikat sahasına konmuştur.
Bu müessese, kendisinden beklenen hizmeti tamamiyle görüyordu. Raporları, Süleyman’ın sarayından yazılanların en meşhur ve kıymetlilerinden olan Avusturya elçisi Busbek, ayni insanları bazan bir rahip, bazan bir heykel haline getiren bu sert terbiyeden, başlarındaki tuğ müstesna olmak üzere gayet mütevazı kıyafetlerinden, çok sade hatalarından, en basit yemeklerde ancak açlığın şiddetiyle büyük bir lezzet duyduklarından hayranlıkla bahsetmekten kendini alamıyor.
Tabi oldukları nizam sayesinde, bir hıristiyan memleketindeki bir misafirhaneden, mutfaktan veyahut bir manastır mektebinden kaçan bu çocukların ne suretle cesur ve şerefli erkekler olduklarını hayret etmeden görmek mümkün değildir. Ancak bunlar ana baba evinin rahatlığı içinde yetişmiş kimseleri aralarına almağa tahammül edemezlerdi. İnkâr edilemez ki devleti en önemli meydan muharebelerinde yalnız başına bunlar korumuşlardır. Osmanlı büyüklüğünün bir temeli olan Varna meydan muharebesi bu Yeniçeriler olmasa muhakkak ki kaybedilecekti. Kos[a]va meydan muharebesinde Rumeli ve Anadolu orduları, Johann Hunyades’in tâbiriyle, zalim Yanco’nun önünden kaçmağa başlamışlarken yine bunlar zaferi kazandılar. Yeniçeriler, hiçbir zaman bir muharebeden kaçmamış olduklarını söyliyerek iftihar ederlerdi. Uzun seneler bunlara karşı muharebe etmiş olan Almanların kumandanı Lazarus Schwendi de bunu teyidetmektedir. Bütüm harb raporlarında Yeniçeriler, Osmanlı harb tarzının özü ve çekirdeği olarak anılırlar. Daima dikkate şayan olacak bir nokta da şudur ki şarkta bu yenilmez piyade ordusunun teşekkül etmesiyle (1367’den beri) garpta İsviçrelilerden müteşekkil yine piyade ve aynı derecede yenilmez bir muharebe unsurunun meydana gelmesi aynı zamana rastlamaktadır; yalnız aralarındaki fark, birincisinin esirlerden, ikincisinin en hür dağlı insanlardan mürekkep olmasıdır.
 Aynı terbiye usulü Yeniçerilerdeki kadar sipahilerde ve yüksek memurluklara yükselen saray hizmetkârlarında da müspet netice vermiştir. Buna içten karşı koymak ve fırsat bulunduğu takdirde hıristiyanlığa dönmek için bir İskender Beyin ruhuna malik olmak lâzımdı. Ana babasına ve çocukken çıkarıldığı memleketine sonradan dönen bir devşirme çocuğu için ikinci bir misal sanmam ki bulunabilsin. Gerçekten bu, nasıl mümkün olabilirdi? Burada iddiaları cesaretine veya kabiliyetine karşı çıkabilecek bir zadegânlık bahis mevzuu değildi; daha ziyade devletin en büyük mansıpları, hattâ bizzat bütün sancaklıklar bunlara mahsustu: Yeniçeri Ağası bunların arasından seçilirdi; yalnız bütün hükümet değil, aynı zamanda tekmil ordu kumandanlıkları onların elinde idi; her biri önünde geniş bir saha, zengin bir faaliyet zemini, bir hayat görüyor ve bu yüzden esir olduğunu unutabiliyordu. Macera ve yüksek mevkiler peşinde olan hıristiyanlar için bu müesseseye girebilmek aksine olarak daha ziyade cazibeli bir şeydi. Birçokları bu esirler arasında talihlerini bulmak maksadiyle gönüllü olarak yurtlarından ayrılıyorlardı. Fakat onlar kendi aralarında tamamiyle kapalı yaşarlar, hattâ kendi aralarından çıkmış olan bir Veziri Âzamın oğlunu bile doğuş itibariyle yabancı sayarak onun bir Sancak Beyi olmasına tahammül etmezlerdi. Oğulları, ücretli veya memleketi aralarında taksim etmiş tımarlı sipahilerin beşinci ve altıncı kıtalarından girerler ve bu suretle bunları daima yeniden gençleştirirlerdi.
İşte bu esirler müessesenin içyüzü budur. Barbaro diyor ki: “Ne kadar dikkate şayandır ki servet, idare, kuvvet, kısaca Osmanlı Devletinin yekûnu, hıristiyan olarak doğmuş, sonra esir edilmiş ve müslüman olarak terbiye edilmiş insanlara dayanmaktadır ve bu insanlara tevdi edilmiştir”. Türklerin tabiatı ve hükümet şekli bu müesseseye bağlı idi.
Faal kuvvetler olmak itibariyle devletin hakikî kuvvetlerini teşkil eden bu unsurların, tımarlılardan ve büyük kısmı piyade ve atlı ordunun çekirdeğini, küçük kısmını da idare ve kumandayı elinde bulunduran iki esirler camiasından teşekkül ettiği ettiği açıkça görünmektedir; yine açıktır ki her ikisi için de devletin harbe ihtiyacı vardır; çünkü esirlerin çoğalmasiyle daima artan tımarlı sayısı yeni yeni timarlar temin etmek zaruretini doğurduğu gibi Yeniçeri ve ücretli sipahilerin öğrendiklerini daima tekrarlamaları ve unutmamaları, sarayda hareketsiz oturup soysuzlaşmamaları lâzımdır.
Bu harb devletinin hayatı ancak harplerde kendini göstermektedir. Kıtalarına ve sancaklarına katılmış timarlılar harekete geçiyorlar; silâh olarak yanlarında yay ve kuburluk, demir gürz ve hançer, kılıç ve mızrak taşımaktadırlar; muhtelif silâhları tam zamanında en mahirane bir tarzda kullanmasını bilirler; takibetmek veya çekilmek için, bazan pusuda beklemek ve bazan bir memleketi baştan başa kat’etmek için hususi techizata maliktirler. Çoğu Suriye’den temin edilip bir çocuk gibi okşanarak ve büyük bir ihtimamla terbiye edilmiş olan atları da büyük bir rol oynar. Her ne kadar işten anlıyanlar bu atların üzengiye biraz fazla hassas olduklarını ve çabuk ürktüklerini, koşarken hemen durmayı beceremediklerini söyliyorlarsa da bu hal, daha ziyade kısa dizgin ve kısa üzengi kullanan süvarilerin kabahati olsa gerektir. Başka hususlarda hayvanlar çok itaatli, gerek dağlarda ve taşlık arazide, gerek ovalarda aynı derecede iş görür, yorulmak bilmez ve daima ateşli idiler. En iyi biniciler memleketin bazı mıntakalarından gelirlerdi. Bunlar hayrete şayan bir tarzda ellerindeki demir gürzü önce fırlatırlar ve daha düşmeden yetişerek kaparlardı. Hayvan dörtnalda iken biraz eğilmek suretiyle arkaya doğru ve çok isabetli ok atmasını bilirlerdi. Ücretli sipahiler ve Yeniçerilerden teşekkül eden başka kuvvetler bunlara katılırdı. Birinciler, hepsi kılıçtan başka uçlarında küçük ve biribirinden ayırmaya bayraklar takılı mızraklar ve bazıları da ilâve olarak okla silahlandırılmıştılar. Pek azlarında zırh ve miğfer bulunurdu; bunlar ihtiyacı karşılamaktan ziyade ancak süs olarak kullanılırdı. Yuvarlak kalkan ve kavuklariyle yeter derecede siperde oldukları kanaati taşınırdı. Yeniçerilerin elbiseleri bol ve uzundu; kılıç ve tüfek ile mücehhezdiler; bellerinde hançer ve nacak vardı; çok sık yürürler ve tuğlariyle âdeta bir ormanı andırırlardı.
Fakat bu insan topluluğunun esas konakları, ordugâhtı. Aralarında katiyen kavga ve küfür olmayacak, sarhoşluk ve oyun görülmeyecek derecede mükemmel bir intizam hüküm sürdüğü gibi göz ve burnu tâciz edebilecek hiçbir manzaraya da şahit olunmazdı. Ordugâhtaki bu tantanaya nispetle evlerde daha dar ve fena şartlar altında yaşandığı da belli oluyordu. Eşyalarını taşımak için her on Yeniçeriye bir at tahsis edilmişti. Yirmi beş kişiye bir çadır düşüyordu. Burada kışlalarındaki intizam ayniyle muhafaza edilir ve gençler daha yaşlıların hizmetini görürlerdi. Sipahilerden ise her biri sırf kendine mahsus bir çadır kurabilecek vasıflara malik bulunuyordu. İpekli üniformalariyle, sol ellerinde renk renk, suni olarak işlenmiş miğferleriyle, sağ ellerinde zengin kakmalı kılıçlariyle ve türlü türlü tüylerle süslenmiş kavuklariyle bunlar at üstünde ne kadar güzel ve muhteşem bir manzara arz ederlerdi; fakat kumandanlar bunlardan çok daha parlak görünmekte idiler. Atlarının kulakları etrafında kıymetli taşlar vardı; eğer ve takım yine kıymetli taşlarla işlenmişti, yularlardan altın zincirler sarkardı. Çadırları Türk ve Fars işlemeleriyle pırıl pırıl parlardı; harb ganimetleri bunların içine konurdu. Hadım ağalar ve esirler bol sayıda mevcuttu.
Bütün mevcudiyetin böyle savaşçı istikameti, din ve âdetlere de tamamiyle uygundu. İslâmlığın silâha ne kadar rağbet gösterdiğine, islâm dininin telkin ettiği kaçınılması imkânsız kadere inanmanın muharebede cesareti ne kadar arttırdığını daha evvel birçokları işaret etmiş bulunmaktadır. Bunların üstünde olarak XVI. Yüzyılda, ordugâhta birçok hastalıklar meydana getirebilecek pisliğin ortadan kalkması için konulmuş bazı kaideler, hattâ içki yasağı medhe şayan ve iyi düşünülmüş şeyler olarak görülüyordu. Çünkü her şeyden evvel içkiyi tedarik etmek ve birlikte taşımak için çok büyük zahmetlere ihtiyaç vardı: bu iş yapılsa bile içkinin batı ordularında ne kadar intizamsızlıklara sebebolduğu meydandadır! Hattâ Türklerin günlük âdi ihtiyaçlarının ordugâh ihtiyaçlarına irca edilebileceğine inananlar vardı. Morosini şöyle diyor: “Türkler bası halı üzerine otururlar, yerde yemek yerler ve yemek yedikleri yerde yatarlar, ta ki ordugâh ve çadırın icabettirdiği şeyler hiçbir vakit kendilerine yabancı gelmesin.” Muhakkak ki Osmanlılar da kendilerini esas itibariyle savaşçı kimseler olarak görürlerdi. İstanbul’da çıkarılan emirlerde hıristiyanlardan tefrik edilmek için bunlara ahali ve onlara askerî denilmektedir.
Şimdi bunları topluca ifade edelim: Bu adamların hepsi esirdir ve bunlardan çoğu, kayıtsız şartsız itaat etmeye alıştırılmış olan en kibirlarıdır. Hürriyete, aile malikânesine, adalet icra etmek hakkına ve taraftarlara sahip hiç kimse yoktur. Her faaliyet padişahın işaretine bağlıdır, padişahtan ya büyük mükâfatlar yahut azil ve ölüm beklenir. Devlet, umumiyet itibariyle tamamiyle askerî bir bünyeye maliktir ve mesleği harbtir. Şimdi açık olarak görülmektedir ki padişah, bu kadar nev’i şahsına mahsus bir vücudun hakiki ruhudur. Her hareketin menşeidir ve en mühimmi de, eğer hükümdarlık etmek isterse, ister istemez, savaşçı bir zihniyette olmak zorundadır. İkinci Bayazıt buna ihtiyarlığında şahit olmuştur. Artık sefere çıkamayınca üst üste kargaşalıklar çıkmaya başlamış ve sonunda muhariplik ruhu taşıyan oğluna yerini bırakmak zorunda kalmıştır. Buna karşılık Süleyman, harb etmek maksadına yönetilmiş esaslar üzerine kurulmuş bu devletin tam mânasiyle bir hükümdarı olabilecek vasıfları taşıyordu. Uzun boyu, yüzünün hatlarındaki erkeklik alâmetleri, geniş bir alın altında büyük siyah gözleriyle tamamen cenkçi bir intiba uyandırmakta idi. Böylece Süleyman, bir hükümdarı korkunç kılan bütün canlılığa, cömertliğe ve adalete sahip bulunuyordu. Hiçbir vakit de, fütühat seferlerinden alıkonmak niyetini beslememiştir. Her ne kadar onun hakikî niyetleri belki hiçbir zaman keşfedilmeyecekse de yazdırdığı kanun kitabı, Multaka’da kâfirlere karşı harb etmeyi umumi bir vazife olarak önemle tebarüz ettirmektedir: Dinsizleri islâm olmaya veyahut baş vergisi vermeye davet etmelidir; eğer bunlar her ikisinden de kaçınmak arzusunu gösterirlerse okla ve bütün muharebe vasıtalariyle, ateşle takibedilmeli, kökleri kurutulup devletleri mahvedilmelidir. Mukaddes cihat borusu diye tanıdığımız bu pek taassup gösteren kitapta müslümanları bir din harbine sürüklemek için hiçbir vasıta ihmal edilmiş değildir; bütün dünyaya Muhammed’in dinini kabul ettirmek için ölünceye kadar atın yelesinden tutmayı, mızrakların gölgesi altında yaşamayı emretmektedir. Bu kitap hükümdarlığının son zamanlarında belki de saray gençliğinin doğrudan doğruya istifadesine arz edilmek için Türkçeye tercüme edilmiştir.

9 Şubat 2020 Pazar

Yusuf Atılgan, Yaşanmaz

"Kalk, kalk" diyordu biri, duyuyordum. Sol yanağım yanıyordu. Adamın vurduğu yanağımdı bu. Kolumdan tuttu kaldırdı. Gücün doğruldum. Beş altı kişi durmuş, bana bakıyorlardı. Bir de çocuk vardı. Tümünü gördüm bir bakışta. Gözleri şakıyordu. Geçen gün sucuk aldığım bakkalın gözleri geldi aklıma. Dayanamayacaktım; kahredici bir sıkıntı vardı içimde. Birden hatırladım. Eve varınca kendimi öldürecektim. Rahatladım. Dikilenlerden biri:

- Sulanır mısın herifin karısına!.. dedi.
- Yalan! dedim, kaygısızca.

Güldüler. Yanımdaki adam:

- Susun be! dedi. Ne var gülecek? Dağılsanıza siz.

Üstümdeki tozları silkiyordu eliyle. Tanımadığım biriydi. Önce çocuk yürüdü; sonra ötekiler. İkimiz kaldık yalnız. Üstümdeki tozları silkiyordu boyuna. Yüzüm yanıyordu.

- Ben Ali'yim, dedi. "Ali'ymiş."
- Bir Ali vardı Manisa'da...
-Buralıyım ben. Dedi.

Şimdi sokaktan geçenler bana bakmıyorlardı. Yediğim yumruğu görmemişlerdi.

- Eyvallah, dedim.

Gidecektim. Kolumu tuttu.

- Olmaz. Kan var yüzünde. Şuracıkta odam, gel de silelim, dedi.

Yürüdük. Tahta basamaklardan çıktık. İkinci kattaydı odası. Yalnız yaşadığı belliydi. Duvarda bir genç kadın resmi vardı. Sarı saçlıdır diye düşündüm. Yüzümü ispirto ile silerken sordu:

- Niye vurdu sana?

Anlattım. İşten dönüyordum. (Orada olanları anlatmadım. Her günkü gibiydi. Bir özelliği yoktu bugünkülerin. Ama ben bugün vermiştim kararımı. Eve gidince kendimi öldürecektim. Bunları söylemedim.) Karşıdan geliyordu kadın; eski bir tanıdık gibiydi. Oysa hiçbir kadınla tanışmışlığım yoktur benim. Yol ortasında durakaldım. Yanındaki adamı görmemiştim. Sol yanıma vurdu. İşte bu.

- Hergeleler, dedi. Karı oldu mu yanlarında aslan kesilirler. Dişine göre bulmuş seni.

Kısa boyluyum ben. Bücürüm. "Bacaksız" derdi babam, kızardım. Ama ona kızmadım. Kalktım.

- Aldırma, dedi.

Aldırdığım yoktu. Çıktım. Manavların önünde domatesler, dolmalık biberler yığılıydı; sonra kocaman ak benekli, donuk yeşil karpuzlar. Bunlar ötekiler içindi ben başkaydım. "Sen başkasın" derdi öğretmen; başı benim söyleyemeyeceğimi bildiği bir sözü kaçırmaktan korkuyormuş gibi öne eğik, sağ eli kulağında, gözleri kısılmış, yüzünde belli belirsiz pis bir gülüş "Değil mi filozof?" Ötekiler gülerlerdi; çın çın öterdi sınıf. Utanırdım.

Yine utanıyordum. Kira isteyen bu yıpranmış kadın elinin arsızlığına - yüzüne bakmazdım - yıllardır alışmam gerekirdi, ama olmuyordu. Her ayın birinci günü madam "salon" dediği bu kara tahtalı, loş, isli, pişmiş soğan kokulu yerde, kapıya yakın koltuğa oturmuş, kiracılarından para toplardı. Üç onluk bıraktım eline. "Al bakalım; hakkınmış gibi ye!" demişti mutemet [dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli], aylığımı verirken. Tam o zaman mı istemiştim ölmeyi yoksa? Ağustos böceğinin sözü kafamın diline o zaman mı takılmıştı? "Bütün Dünya bana bir yaşama borçlu." Ötekiler bana tuzlu kahve içirdikleri zaman bir mutemet kalırdı gülmeyen. Gözlüğünün üstünden bakardı.

Odam alacakaranlıktı. Işığı yaktım. Perdeler inik, bir de kapı sürgülü oldu mu kendi ülkemdeyim burada. Yeğindim, sivrisinek gibi. Tavana baktım. Büyük eksiklikti bu; ustalık üstüste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çakmaktaydı. Birden çocukluğumun asılmışını gördüm: Dili, gözleri dışarıda, sümüklü korkak. "Bütün dünya bana bir yaşama borçlu." En iyisi ağu [zehir] içmekti ama aramak için yeniden ötekilerin arasına çıkmak gerekti. "Ulan sağ ayağın altı parmaklıymış senin be" "Yalan" derdim. Ayakkabımın bağına uzanırdım. Katıla katıla gülerlerdi. Şaşırır kalırdım. Mutemet gözlüğünün üstünden bakardı. "Sen başkasın" derdi öğretmen. Sınıf çın çın öterdi. "Hey bücür, temize çek şunu" Bücür bendim. "Bu suratla mı be? Vazgeç, korkar kadınlar." Çağımızın öcüsüyüm ben; ama bugün beni yerden kaldıran adam üstümü başımı silkmişti. "Yirmi liraya bu gömlek ha! Kazıklamışlar seni. Benimkine bak, onüç liraya!" Sonra o bakkal, yarım kilo sucuğa beş lira alanı: "Bütün dünya bana bir yaşama borçlu" İstemiyordum alacağımı. Bilek damarlarımı kesecektim. Ötekiler kapımı kırınca ne yapacaklardı acaba? Madam kızardı belki. Önce karşı duvara kara boyayla kocaman bir YAŞANMAZ yazacaktım.

Doğrulurken kalçama bir sancı saplandı. Bugün üstüne düştüğüm kalçamdı bu. Birden beni yerden kaldıran adam geldi aklıma. "Ben Ali'yim" demişti. Kolumu tutmuş üstümü başımı silkiyordu. Ötekilerden biri değildi. Yüzümü silerkenki bakışı vardı. İçimde bir eziklik, kudurgan bir sevgi büyüdü birden. Kafamda her şey yerli yerine oturdu. Köşedeki sepetten havanelini [havanda bir şeyi dövmeye yarayan tokmak] alıp iç cebime koydum. Ağırdı. Sokağa çıktım.

Odasında yoktu; kitliydi kapısı. Üst kata çıkan merdivenin kuytusuna oturup bekledim. Çok bekledim. Bir ara sokağa yağmur yağdı. Sonunda geldi. Kalkarken gördü beni.

- Sen miydin? İyi ettin de geldin. Gel içeri girelim, dedi.

Odanın aydınlığında yürürken sendelediğini gördüm. Gözleri ışıldıyordu, sevinçli.

- Biliyor musun, seviyor beni.
- Kim, bu mu?

Duvardaki resmi gösterdim.

- O.
- Saçları sarı mı?
- Evet.

Anlattı. Önce bir gazinoya gitmişlerdi. Ben artık dinlemiyordum. Sol kolum havanelini bastırıyordu. Sarhoş olduğu belliydi. Duvardaki kadın onu sevemezdi. Yazılı ödevini yaptırıncaya değin adamın gözüne gözüne bakan, sonra ötekilerle birlik gülen, benim tanıdığım sarı saçlıdan bambaşka biri miydi bu? Değildi. Sevmiyordu onu, aldatıyordu. Aldandığını anladığı zaman nasıl üzüleceğini biliyordum. "Konuş bakalım, konuş" diyordum içimden, "Sen hiç olmazsa mutlu gideceksin." Her şey benim kafamda oturgun düzene uygun geçecekti. Değişmezdi bu. Üstümü silkmişti. Pisliğin içinde işi yoktu onun.

- Neyin var senin, hasta mısın? dedi birden.
- Yoo, çok iyiyim, dedim.

Gerçekten de öyleydim.

- Şarap var dolapta; birer bardak içeriz ha?

Dolaba doğru yürüdü. Ben de yürüdüm. Önce dönecek sandım; oysa sendeliyormuş. Havanelini sağ elime aldım; bütün gücümle vurdum başına. Yüzükoyun düştü. Odayı korkunç bir gürültü kapladı. Nice sonra döşemeye kan aktı. Öylesine yeğindim ki hop desem uçacaktım; sivrisinek gibi. Şimdi kendimi öldürebilirim.


19 Ocak 2020 Pazar

Ian Dallas, Gariplerin Kitabı: Memurun Güncesinden Bir Kısım

*Ian Dallas, Gariplerin Kitabı, Mavi Yayıncılık, 1998, İstanbul, 3. Baskı, Mütercim: İsmet Özel

(...) Her ne kadar kendimdeki değişikliği en son fark edebilecek durumda olsam da yeni eğitimimin ilk aşamasının sonlarına eriştiğimi sanıyordum. Eğitim süresi her geçen gün daha zorlaşacağa benziyordu. Osman bile kendisiyle birlikte bulunulması katlanılmaz biri haline gelmişti. Bunun bir nedeni onun da aynı başkalaşım içinden geçmekte oluşudur. Ne zaman kendi başıma kalmak istesem yanımda fukaradan birini mutlaka bulurdum. Usulca sıvışmak istesem amacımın ne olduğu sorulur, biraz yürümek istesem bana eşlik edecek bir fakir ayarlanır hemen. Hangi özrü ileri sürsem yalnız kalabilemem. Yalnızlık sağlama çabalarımı yoğunlaştırdım ama güçlükle elde edebildiğim bu kısa yalnızlık sürelerini kendimi hazırladığım hiçbir ruhi etkinlik gösteremeden geçirdim. Çünkü bu zamanlarda kafam bir yandan başkalarının bunaltıcı sorunlarından uzaklaşmış olduğum gerçeğiyle uğraşır, bir yandan da yalnız kalmayı başarabilmiş olmanın tadını çıkarırdım. Düşüncelere dalmak istiyordum, ama kıvır kıvır konuşmalarla düşüncelerim hep kesintiye uğrarken nasıl yapabilirdim bunu? Zikr etmek istiyordum ama her an dumanı tüten nane çaylarının bardak şangırtıları ve sohbetlerle zihnimin yoğunluğu paramparça edilirken nasıl olur da iç dünyamda uzun yolculuklara çıkabilirdim?

Zaviyede bulunan öteki insanları eleştirel gözle incelemeye başlamıştım. Yalnızlık ve düşünce yoğunluğu istiyordum. Ötekileri, boş konuşmalar ve bol sofralardan başka bir şey istemeyen insanlardır diyerek mahkum etmiştim. Çevremde büyük bir ruh hükümdarının sarayına yaraşmayan dar ufuklu insanlar dolaşıyordu ve ben ruhça zengin bir adamdım. Bu düşünceler içinde, kendimi zaviye hayatının toplu namaz ve toplu yemek biçiminde sürüp giden günlük akışı arasında büyük emeklerle yalnız kalma zamanları koparabilmiş bir kimse olarak görüyordum.

Kendimi üstünlükle donatılmış sayarak kazanmayı göze aldığım bu sessiz savaşın ortasında ihtiyar ve ince ruhlu Nahb'lı çıkageldi. Beni selamladıktan sonra kocaman gülümseyişiyle yanıma oturdu.

"Ne dersin, zor olmuyor mu?"diye sordu.

"Hayır," diyerek lafı ağzına tıkadım.

"Ya!" dedi, böyle bir zorluğu aklına getirmekle hata ettiğini belli edercesine.

Aramızdaki sessizlik birbirimize bir şeyler söylemeye canattığımızı gösterecek kadar uzadı. Sonunda ben ağzımdan kaçırdım:

"Niye," dedim, "zor olacakmış sanki?"

Yine gülümsedi. "Yok, yani, bazı müridler başlangıçta zorlukla karşılaşır da... Biraz boğucu bulurlar."

Kalbim minnet içinde hızla çarpmaya başladı. Hiç yalnız kalamamak zordu, ama sabırlı olmalıydım. Tam benim meselemi dile getiriyordu. Herkesin kendimle aynı ruhi tutkular içinde olacağını bekleyemezdim.

Elini kolumun üzerine koydu. "Benim için de zor olmuştu."

İşte bütün istediğim buydu, hemencecik bütün şikayetlerimi sayıp döktüm ona. Fukarayı suçladım. Tarikatın asli öğretisini örten kültürü suçladım, birlikteliği suçladım, işaretlere özgü bir yalnız kalma korkusu dedim... Ama bütün bunları art arda sıraladıkça gide gide yanlış, daha yanlış bir noktaya vardığımı anlamış oldum. Konuşmamı usulca bağladım, pil bitti.

"Peki, ne yapıyorsun kendi başına kaldığında?" Bu soruyu bana sorduğu anda sonuca da varılmış oldu, ama ben kendimi haklı çıkarmaya uğraştım. Hayır, tek başına kalınca ne namaz kıldım ne zikrettim ama bunların yapılabilmesi için önce bir yöntemin bulunması gerekir. Zikr için bir yer olması mesela. İşte, böyle şeyler!

Yaşlı adam kesin bir tavırla salladı başını, tıpkı bir keresinde camide yaptığı gibi. Hayır, yine yanılıyordum.

"Peygamber -salat ve selam insanlar ilahi Varlık'a yöneldikçe ona olsun- dedi ki, "Şeytan tek adamla birliktedir." Gerçekten yalnız olmak bu demektir. Üstelik sen, kendi başına kaldığın zaman yalnız mısın? Hayır. Binlerce düşünce kafanı yalnız bırakmaz, yüzlerce nefs seninledir, öfken, gururun, her şeyin." Bana gülüyordu, ama bu gülüş öyle tatlı bir anlayışla doluydu ki başımı utançla eğdim. "Mücadele bitmiş değil daha. Bitince göreceksin. Yalnız olabilmek için çok çalışman gerekecek. Sonradan elde edilir o. Yalnız kalmayı başarabildiğin zaman anlayacaksın ki sen artık kendinsin. Bunu sağlaman için savaşman gerekmez. Yalnız kalmayı başarmak demek, bilgelik uyarınca söylersek, önce başkalarıyla birlikte olmayı öğrenmek demektir. Savaşma. Şeyhine bak! Şeyhine bak!"

13 Ocak 2020 Pazartesi

Seneca, 2. Mektup

*Bu yazı TERCÜME dergisinin 1944 yılında yayınlanmış 24. sayısından alınmıştır.
*Günümüzde değişime uğramış kelimeler ve işaretler aynen aktarılmıştır; metin içi bir düzenleme yapılmamış ve metin olduğu gibi aktarılmıştır.







İnsanların en dürüstü, dostum Lucius, ben sana <<bunları okuma>> demiyorum; oku, ama her okuduğunu da hemen ahlak alanına çekmeyi unutma. Kendini zaptet, çürümeye yüz tutan tarafın varsa, harekete getir, dağılanı topla, şişeni bastır, kendinde ve başkasında gördüğün hırsları elinden geldiği kadar hırpalamaya gayret et. Biri <<Hep bu şeyleri daha ne kadar dinliyeduracağız?>> diyecek olursa: <<Hep o suçları işlemekte daha ne kadar devam edeceksiniz?>> diye cevap verirsin. <<Kusurlarınızdan henüz kurtulmamışken ne diye başvurmanız gereken çarelerden vazgeçiyorsunuz? Ben tekrar söyliyeceğim ve mademki siz itiraz ediyorsunuz, sebatlı olacağım. Kendinden geçmiş birini elle yoklarken, vücudumun bir yerinde acı duyarsa, o zaman ilaç tesir göstermeye başlıyor demektir. İstemeseniz dahi, size faydası dokunacak şeyler söyliyeceğim. Bazı kere kulağınıza pek hoş gelmiyen sözler işiteceksiniz ve mademki gerçeği ayrı ayrı dinlemek istemiyorsunuz, hep birden dinleyin! Vaktiyle bütün bir milleti içine alan arazi şimdi bir sahibine dar geliyor! Çiftliklerinizle eyaletler arazisini kaplamak yetmiyormuş gibi, tarlalarınızı daha nerelere yayacaksınız? Ünlü nehirler sizin arazilerinizden akıp geçiyor; büyük ırkların arasında hudut olan büyük ırmaklar membalardan mansaplarına kadar sizindir. Eğer geniş ölçülü arazilerinizde denizleri sarmış değilseniz, eğer kahyanız Hadria, İonium, Ege denizleri ötesinde hüküm sürmüyorsa, eğer bir zaman büyük önderler için barınak olan adaları en değersiz şeyleriniz arasında sayamıyorsanız, memnun değilsiniz. İstediğiniz kadar geniş arazilere sahip olun, alabildiğinizi kendinize mal edin, başkasınınki yine daha çok olacak.

Şimdi ziynet sevgisi, ötekilerin mal edinme hırsı kadar geniş bir alana yayılan sizlere söylemek istiyorum. Sorarım size: ne zaman bir göl bulunacak ki suları üzerine köşklerinizin çatıları sarkmasın? ne zaman bir ırmak bulunacak ki kıyılarını yaptırdığınız binalar süsleyip örtmesin? Sıcak su damarlarının her fışkırdığı yerde yeni yeni sefahet konakları kurulacak. Sahilin bükülüp bir koy teşkil ettiği her yerde, siz hemen temel atacak ve ancak kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz kara parçasından hoşlandığınız için denizi gerilere atacaksınız (Bazı zengin Romalıların dağı düzeltmek, denizi doldurmak hevesini Horatius da söyler). Evleriniz, biri burada geniş bir kara veya deniz manzarası karşısında, öbürü şurada ovada dağlara kadar uzanan yükseklikte; evleriniz diyorum, varsın her yerde ihtişamını göstersin... Birçok kocaman yapılar yaptırın, gene küçük birer vücuttan başka bir şey değilsiniz. Birçok yatak odalarına ne hacet? Ancak birinde yatacaksınız? Bulunmadığınız yer sizin değildir.

Şimdi de derin, doymaz boğazları uğruna denizi karayı gözetliyen, şunu olta ile, bunu ilmikle, bir ötekini çeşit çeşit ağlarla güç kuvvet sarfederek elde eden sizlere geçiyorum. Hiçbir mahluk, eğer siz bırakmazsanız rahat edemez. Sayısız ellerin hazırladığı bu yiyeceklerden ne kadarcığını zevk ala ala bitkin hale düşmüş ağzınıza dokunduracaksınız? Midesinden rahatsız ve içi bulunan efendi nice tehlikeler pahasına yakalanan şu av hayvanının ne kadarcığını tadacak? Ta uzaklardan getirilmiş şu yığın yığın istiridyelerden kaç tanesi doymak bilmez o mideden geçip gidecek? Zavallılar, açlığınızın midenizden büyük olduğunuzu anlıyamıyorsunuz!>>



Bunları başkasına söyle ki, söylerken kendin de duyasın: yaz ki, yazarken okuyasın! Her şeyi ahlak alanına çekmeye, kudurmuş hırslarını yatıştırmaya kullanmaya çalış; emelin bir şeyler daha bilmek değil, daha iyi bilmek olsun. Sağ ol.

8 Ocak 2020 Çarşamba

Rüya ve Hakikat: Yalnızca Rüyalara Güvenmek

Binbir Gece Masalları, 351. Gece

Kaynak: Borges, Rüyalar Kitabı (Kırmızı Kedi Yay.)



Sözüne güvenilir insanların anlattığına göre (fakat yalnızca Allah her yerde hazır ve nazırdır, kudretlidir, merhametlidir ve uyumaz), Kahire'de servet sahibi bir adam varmış, fakat öylesine yüce gönüllü ve yumuşak biriymiş ki, babasının evi hariç her şeyini kaybetmiş ve ekmeğini kazanmak için çalışmak zorunda kalmış. Çok çok çalıştığı bir gece rüya onu bahçesindeki incir ağacının altında yakalamış. Rüyasında ter içinde bir adam görmüş, ağzından bir altın para çıkarıp ona demiş ki: ''Senin servetin Pers ülkesinde, İsfahan'da; git bul onu.'' Adam ertesi gün şafak sökerken uyanmış ve uzun bir yolculuğa çıkmış. Çöllerin, gemilerin, korsanların, putperestlerin, nehirlerin, vahşi hayvanların ve insanların tehlikelerine göğüs germiş. Sonunda İsfahan'a varmış. Fakat şehrin suruna geldiğinde gece olmuş ve bir mescidin avlusunda uyumaya koyulmuş. Mescidin yanında bir ev varmış. Evde uyuyan insanlar gürültü patırtısıyla uyanıp imdat istemişler. Komşular da bağırmışlar, sonunda yörenin bekçi başı adamlarıyla birlikte gelmiş ve haydutlar çatıdan kaçmışlar. Bekçi başı mescidi aramaya gitmiş ve orada Kahireli adamı bulmuş. Bambu sopalarla ona öyle bir dayak atmışlar ki neredeyse ölüyormuş. Hapiste iki günün sonunda kendine gelmiş. Bekçi başı onu getirtmiş ve demiş ki ''Kimsin sen? Nerelisin?'' Adam cevap vermiş: ''Ben ünlü Kahire şehrindenim. Adım Muhammed El Magrebi.'' Bekçi başı sormuş: ''Seni Pers'e hangi rüzgâr attı?'' Adam hakikati söylemeyi tercih etmiş ve demiş ki: ''Rüyamda bir adam bana İsfahan'a gelmemi emretti, çünkü benim servetim oradaymış. Şimdi İsfahan'dayım ve sanırım ki bana vaat edilen servet senin gayet cömertçe attığın kırbaçlar olmalı.''

Bu laflardan sonra bekçi başı bütün dişlerini gösterecek şekilde gülmüş ve sonunda demiş ki: ''Seni akılsız, saf adam, rüyamda üç kez Kahire şehrindeki bir evi gördüm. Ortasında bir bahçe var, bahçede de bir güneş saati, güneş saatinden sonra bir incir ağacı, incir ağacından sonra bir pınar, pınarın altında da bir hazine. Ben bu yalana en ufak bir itibar göstermedim. Sen, dişi bir katırla şeytanın cenini olmalısın ki sadece rüyana güvenerek şehirden şehire dolandın. İsfahan'da göreceğin bir şey yok. Al şu paranı da çek git.''

Adam paraları alıp memleketine geri dönmüş. Bahçesindeki (bekçi başının rüyasında gördüğü) pınarın altında topraktan hazineyi çıkarmış. Böylece Tanrı onu kutsayıp, ödüllendirmiş ve yüceltmiş. Tanrı cömerttir onun işine akıl sır ermez.

7 Ocak 2020 Salı

Bir Yolda Oluş Biçimi Olarak Uzlet (Yalnızlık): İbn Arabî'de Ruhî Kemâlin Ön Koşulları

Hilyetü'l Ebdâl: Ruhî Kemâlin Önkoşulları

Kaynak: Cogito Dergi Yapı Kredi Yay. Sayı: 46 (Ezoterizm)

Uzlet derin sükutun merdivenidir. İnsanlardan uzaklaşan adam, konuşacak kimse bulamayınca dilini terbiye etmeyi öğrenir. Yalnızlık iki kısımdır: Müridlerin uzleti ki maddi yalnızlık demektir; başkalarından fiil olarak uzaklaşmak demektir.

Tamamen kalbin yoğunlaşmasıyla gerçekleşen ve dış dünyadaki her şeyin kalpten atılmasıyla son bulan, derin kişilerin (muhakkiklerin) uzleti. Onların gönlünde Tanrı bilgisinden başka bir şey kalmaz. O kendi kalbinde Tanrı'yı müşahede eder.

Yalnızlaşanların üç amacı vardır. Diğer insan muhtemel kötülüklerinden arınmak, kendisinin yıkıcı etkilerinden başkalarını korumak, -ki bu ilkinden daha yücedir- ve Tanrı ile dostluğu tercih edip tüm masivayı (kainat, dünya, âlem) boşamak. İkinci amaç birinciden daha yücedir demiştik; çünkü birinci amaçta insanlara suizanda bulunmak, onları kötü saymak vardır; ikinci durumda ise kişinin kendi nefsini muhasebe etmesi daha çok öne çıkar. Senin kendi nefsin hakkında suizan etmen başkaları hakkında suizan etmenden daha iyi! Çünkü sen kendini başkalarından daha iyi bilirsin.

Ama yalnızlığı tercih edenlerin en yücesi, Rabbinin dostluğunu tercih ederek inzivaya çekilenlerdir. Kim, Rabbinin dostluğunu amaçlayarak yalnızlaşırsa kimse onu bilmez, Hak tarafından ona verilen ruhi sır ve yeteneklerden kimse haberdar olmaz.

Yalnız kalma isteğinin bir kalbe yerleşmesi, iki basamakta gerçekleşir; önce bir ''yabancılaşma'' gereklidir. Yabancılaşma, yabanıl kalma hissi, kişinin kopmak istediği hal ve şeylere (masiva) karşı tepki alıştır. Sonra varmak, sığınmak istediği şeye doğru yanaşmak, ilişmek, ünsiyet peyda etmek basamağı gelir. İnsanı gönüllü ve huzurlu yalnızlığa iten de budur.

Yalnızlık, verimli suskunluğu zenginleştirir; ona katkıda bulunur. Suskunluk aslında yalnızlığın getirdiği zorunlu hallerdendir. Burada dilin susmasını kastediyorum. Kalbi susturmak, uzlet yoluyla elde edilemez. Yalnız kalan kişi ne denli gayret etse de Tanrı'dan başka biriyle masiva hakkında konuşabilir. Bu yüzden susmayı yolun esaslarından kıldık.

Kim uzlete yapışırsa ilahî birliğin sırlarına vakıf olur. Böylece önünde ahadiyyet sıfatının (Tanrı'nın mutlak birliğinin makamı) sırları açılır.

Uzlet hali, mürid veya muhakkikin tüm beşeri niteliklerden soyutlanarak yücelmesi demektir. Uzletin en yüksek derecesi, mutlak halvet makamıdır. Bu makam ''yalnızlık içinde yalnızlık'' demektir. Böyle bir uzletin semeresi, umumi uzletten daha güzeldir; daha verimlidir. Yalnızlaşan, ayrılan anlamında ''mutezil'' kişi Tanrı hakkında kesin bir inanç ve güven hissiyle dolmalıdır; ta ki hiçbir fikir geçmesin gönlünden. Eğer o, kesin güvenden ve ''Tanrı'yı görüyormuşçasına bilme makamı''ndan (el-yaqîn) mahrum ise uzlet zamanını bir tür azık saysın; yalnızlığı esnasında ilahî yansımaların aynası olmak için beklesin. Umulur ki ruhen güçlenir de Tanrı'yı görüyormuşçasına inanma makamına yaklaşır. Verimli uzletin ön şartlarından biri de bu makama geçebilmektir. Uzlet, dünya hakkında açık ve doğru bilgiler getirir insana.

6 Ocak 2020 Pazartesi

Tolstoy'un "Din Nedir?" Denemesinin Sekizinci Bölümü

8. Bölüm


Çağımızda imansız yaşıyorlar. Tahsilli, varlıklı ve azınlığı teşkil eden bir kesim kendilerini Kilise'nin inançlarından azade kıldıklarından ve her türlü inancı ya bir saçmalık ya da kitleleri kontrol altında tutmanın faydalı bir aracı olarak gördüklerinden hiçbir şeye inanmıyorlar. Pek az istisnayla hakiki mümin olan fakir ve eğitimsiz çoğunluk hipnozun etkisi altındaki kölelere döndüğünden, kendilerine iman suretinde telkin edilen şeye inandıklarını düşünüyorlar. Halbuki bu iman değil; çünkü insanın dünyadaki konumunu berraklaştırmaktan çok bulanıklaştırıyor. Hristiyan adı verdiğimiz dünyamızın hayatını, bu durum ve inanmayan, gösterişçi azınlık ile hipnoz altına alınan çoğunluğun hayatı, idarecilerin zalimliği ve ahlaksızlığından ve büyük işçi kitlelerinin ezilmesi ve uyuşturulmasından dolayı korkunçtur. Hiçbir dini çöküş döneminden önce, bütün dinlerin özellikle de Hristiyanlığın asli özelliğine - bütün insanlığın eşitliğine - karşı bu dönemdeki kadar küçümseme ve ihmal gösterilmedi. Günümüzde insanlar arasındaki bu korkunç zulmün ana nedeni, dinin yokluğu bir tarafa, insanlara eylemlerinin sonuçlarından kaçma fırsatı veren, hayatın karmaşıklığıdır. Oysa zalim Atilla, Cengiz Han ve takipçileri için, insanları öldürme eylemi şahsi olarak yüz yüze işlendiğinden belki de rahatsızlık verici bir şeydi, bu cinayetlerin sonuçları herhalde daha da rahatsızlık vericiydi: Feryat eden akrabalar ve orada buradaki cesetler. İşte bu yüzden onların zulmü sınırlıydı. Günümüzde ise insanları öyle karmaşık iletişim süreçlerinde öldürüyoruz ve zulmümüzün sonuçları bizden öylesine titizlikle saklanıyor ki bu eylemin vahşiliğine hiçbir sınırlama gelmiyor. Bazılarının diğerlerine zulmü, eşine rastlanmadık boyutlara ulaşıncaya dek devam edecek.


Kanaatimce, zalim Neron'un bile girişemeyeceği bir işe girişen sıradan bir müteşebbis, çok bilmiş doktorlarının tavsiyesine kanan hastalıklı zenginlerin banyo yapması için insan kanıyla dolu bir havuz yapmak isteseydi, kabul gördüğü ve uygun usullere riayet gösterdiği takdirde hiçbir engelle karşılaşmadan bunu yapabilirdi. Ama bunu, insanları doğrudan kanlarından vazgeçmeye zorlayarak değil, istenileni yapmadıkları takdirde hayatlarının tehlikeye girdiğini ihsas ederek yapardı. Üstelik topları, tüfekleri, hapishaneleri, darağaçlarını, takdis ettikleri gibi o havuzu da takdis etmeleri için papazları; savaşları ve fuhuşhanelerin zaruretini kanıtladıkları gibi böyle bir düzenin zaruretini ve meşruluğunu kanıtlamaları için de bilim adamlarını davet ederdi. Bütün dinlerin temel ilkesi, yani tüm insanların eşitliği, unutuldu, ihmal edildi ve dinin ileriye sürdüğü bir sürü saçma dogmanın ayaklarının altına gömüldü; bilim de (varoluş mücadelesi ve en kuvvetlinin hayatta kalması teorisinde ifade edilen) bu eşitsizliğin hayatın zaruri bir şartı olduğunu iddia ediyor; yönetimdeki azınlığın işine geliyor diye milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi yaşamın en sıradan, gerekli ve sürekli vuku bulan yönlerinden birisi olarak görülüyor. 

Günümüz dünyasının insanları, 19. yüzyıl teknolojisinin göz alıcı, eşine rastlanmadık ve muazzam başarılarına rağmen hayatlarından lezzet alamıyor.

Şüphesiz ki tarihin hiçbir döneminde 19. yüzyıldaki kadar maddi başarıya - mesela, insan tabiatının kuvvetlerinin fethi gibi - ulaşılamadı. Fakat yine şüphesiz ki, tarihin hiçbir döneminde, giderek canavarlaşan şimdiki Hristiyan dünyamızdaki kadar ahlaksız, insanın hayvani ihtiraslarına hiçbir kısıtlamanın getirilmediği bir hayat yaşanmadı. 19. yüzyılda ulaşılan maddi ilerleme gerçekten muazzam; fakat bu ilerleme, Atilla, Cengiz Han, veya Neron'un zamanında bile şahit olunmayan şekilde ahlakın en temel şartlarını ihmal etme pahasına satın alındı ve halen de satın alınıyor.

Zırhlı gemilerin, demiryollarının, matbaaların, tünellerin, fonografların, röntgen ışınlarının vs. çok güzel şeyler olduğunu kimse tartışacak değil. Gerçekten de güzeller; fakat Ruskin'in de dediği gibi, başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak derecede daha güzel olan şeyler var ki bunlar zırhlı gemilerin, yolların, tünellerin, kısacası hayatı güzelleştirmekten çok bozan şeylerin ele geçirilmesi pahasına milyonlarcası yok edilen insan yaşamlarıdır. Buna her defasında şu cevap verilir: "Şu anda dünya yüzündeki insan hayatının tahribini kontrol altına alacak aygıtlar icat ediliyor ve edilecek de." Fakat bu doğru değil. İnsanlar bütün insanları kendi kardeşleri gibi görmedikçe, insan hayatını en mübarek şey olarak kabul etmedikçe, onu tahrip değil korumayı ve desteklemeyi en birinci vazifeleri bilmedikçe; insanlar birbirlerine kulluk şuuruyla davranmadıkça, şahsi kazanç uğruna birbirlerinin hayatını mahvedeceklerdir. Birkaç yüz lira harcayarak ve birkaç insanı "telef etme" pahasına elde edebileceği bir şeye binlerce lira harcamaya hiçbir ahmak razı olmaz. Her sene Chicago'da aynı sayıda insan demiryolunda eziliyor. Demiryolu yöneticileri yaralanan insanlara ve ailelerine ödenen yıllık ödemelerin, insanların ezilmelerini önlemek için yapılacak düzeltmelerin maliyetinden daha az olduklarını hesapladıklarından, gayet mantıklı davranarak bu yolda hiçbir düzeltmeye gitmiyorlar.

Çok muhtemel ki kendi karları için insanların hayatlarını mahvedenler kamuoyu tarafından kınanabilir veya düzeltmeler yapmaya zorlanabilir. Fakat, insanlar dinlerine bağlanmadığı ve eylemlerini Allah'ın değil insanların huzurunda işlediği sürece, belki bir açıdan insanların hayatını korumak için değişiklikler yapacaklar; fakat başka bir yerde insan hayatını en karlı malzeme olarak yine kullanacaklardır. 

Tabiatı fethetmek, demiryolları, buharlı gemiler, müzeler vs. inşa etmek, insanların canlarına kıymadığınız takdirde kolaydır. Mısır firavunları piramitleriyle gurur duyuyorlardı, biz de onların inşasında milyonlarca kölenin canının kurban edildiğini unutarak onlara gıptayla bakıyoruz. Aynı şekilde, onlara karşılık neler ödediğimizi unutarak sergi saraylarımıza, zırhlı gemilerimize ve kıtalar arası kablolara gıpta duyuyoruz. Oysa bütün bunlar köleler tarafından değil, hür insanların tarafından yapıldığında gurur duymalıyız.

Hristiyan kavimler Amerikalı Kızılderilileri, Hinduluları ve Afrikalıları ele geçirerek onları zorla kendilerine itaat ettirdiler. Aynı şeyi şimdi de Çinlilere yapıyorlar ve bununla gurur duyuyorlar. Oysa bu istilalar ve boyun eğdirmeler, Hristiyan kavimlerin manevi üstünlüğü dolayısıyla değil, bilakis diğerlerinden çok daha aşağı bir manevi seviyede bulunduklarından dolayı gerçekleşiyor. Hindular ve Çinliler bir tarafa, Zuluların bile yükümlülükler getiren, belli eylemlere izin veren bazılarını yasaklayan dini kuralları vardır. Roma, bütün dinlere bağlarını koparınca dünyayı fethetti. Aynı şey daha geniş ölçekte bugün Hristiyan kavimlerde yaşanıyor.

Hristiyan kavimlerin hepsi dinden kopuş içindeler ve bunun sonucunda hırsızlığın, çapulculuğun, düşüklüğün, tek tek ve kitlesel cinayetlerin en küçük vicdan azabı duyulmadan ve hatta hatta tam gönül rahatlığıyla işlendiği bir suçlular çetesi halinde birleşiyorlar. Bunun örneğini kısa bir zaman önce Çin'de gördük. Bazıları hiçbir şeye inanmıyor ve bununla gurur duyuyorlar. Diğerleri kendi menfaatlerine olan ve kitlelere iman görüntüsü altında inanmaya ikna ettikleri şeylere inanır görünüyorlar. Geriye kalan büyük çoğunluk ise kendilerine uygulanan hipnotizmayı iman olarak kabul ediyorlar ve inançsız yöneticiler ve ikna edicilerin kendilerinden istediği her şeye köle gibi itaat ediyorlar.

Bu ikna ediciler de hayatlarını boşluğunu bir şekilde doldurmaya çalışan Neron ve benzerleri hep neyi istemişse onu istiyorlar: Anlamsız, aşırı bir zevk ve müreffeh bir hayat. Bu zevk ve refaha başka insanları köleleştirmeden ulaşmak mümkün değil. Köleliğe başvurulduğu an zevk ve refahta artış elde ediliyor, bu artış da kaçınılmaz olarak kölelikte artışı teşvik ediyor. Açlıktan ve soğuktan kıvranan ve ihtiyaçla elleri kolları bağlanan; hiç de ihtiyaç duymadıkları fakat efendilerinin zevki için gerekli olan bir şeyi yaparak bütün hayatlarını harcayanlar ise insanlardan başkası değil.

Kaynak: "Din Nedir?" Leo Nikolayeviç Tolstoy. Kaknüs Yayınları, 2016. 9. Basım.